Paylaşım

Martin Scorsese Kimdir? En İyi Unutulmaz Filmleri Listesi


 

Sinema tarihinin gördüğü en usta yönetmenlerden olan ve çektiği her filmle tekrar tekrar kendine hayran bırakan en iyi Martin Scorsese filmleri hangileri, daha yakından göz atmaya ne dersiniz? Eğer ki sinemasal bir haz yaşamak istiyorsanız, bu liste tam size göre!


Şöyle arkamıza yaslanıp, dünya sinemasının gördüğü en büyük yönetmenleri sayacak olsak, herkesin listesine kafadan adını yazacağı isimlerden biri de kuşkusuz Martin Scorsese’dir. Yalnızca belli bir dönem değil, her dönem ortaya koyduğu başarılı işlerle adından söz ettiren usta sinemacının her filmi için ayrı ayrı başyapıt yakıştırmasını yapmak mümkün. Nitekim o, filmlerinde işlediği konular yahut konuları işleyiş biçimiyle yalnızca belli bir güruha değil, A’dan Z’ye herkese hitap ederek de oldukça değerli bir noktada durmaktadır.

Pekâlâ, böylesine usta bir yönetmen Martin Scorsese kimdir, en iyi filmleri hangileridir, birlikte göz atmaya ne dersiniz? Robert De Niro ve Leonardo DiCaprio filmleri ile Martin Scorsese’nin attığı imzaların farkındayız zaten. Brad Pitt’li David Fincher filmleri gibi Martin Scorsese de önce Robert de Niro, daha sonra DiCaprio ile ayrılmaz ikili olmuştur. Şimdi bu özel ismin hayatına ve diğer filmlerine de yakından bakmak istiyoruz. İşte sizlere usta yönetmenin hayatı ve filmleri hakkında bilgiler.

Martin Scorsese Kimdir?

Martin Scorsese Kimdir?1942 yılında New York’ta dünyaya gelen Martin Scorsese, İtalyan asıllı Amerikalı bir ailenin çocuğudur. Küçük yaşlarda sinemaya merak saran ve deyim yerindeyse tam bir sinefil olarak yetişen Scorsese, bu tutkusunu akademik bir öğretimle taçlandırarak, daha sonra efsaneleşeceği sinema sektörüne ilk adımı da atmıştır. 1960 yılında doğduğu şehrin okulu olan New York Üniversitesi’nde sinema okumaya başlayan ve 4 yılın sonunda başarıyla mezun olan genç Martin, böylelikle okullu sinemacılardan biri olarak da kayıtlara geçmiştir.

İlk başta kendi kısalarını çeken ve bu yolla kamera ile ilk münasebetini yaşayan Scorsese, mezun olduktan sonra 1967 yılında ilk uzun metrajı için kamera arkasına geçmekteydi. Harvet Keitel’ın başrolü oynadığı ve I Call First adını verdiği film, onun adını duyurma konusunda pek fazla sükse yaratmasa da sinema dünyasına adım atması hasebiyle oldukça önemli bir noktada durmaktadır. Daha sonra, tecrübe kazanacağı birkaç proje daha yapan Scorsese için adını asıl duyuracağı yapım ise daha sonrasında birlikte birçok başyapıtın altına imzasını atacağı Robert De Niro ile yolunun kesiştiği Mean Streets’tir. Bu filmle, tüm dünyada birçok ödüle layık görülen Scorsese, yavaş yavaş usta yönetmenler sınıfına da yükselmekteydi.

Onun kariyer adımlarını hızlı hızlı çıkması artık kaçınılmaz bir süreç halini almıştı. Nitekim hemen akabinde çektiği Taxi Driver, yönetmeni iyiden iyiye meşhur ve takip edilen biri isim yapmaktaydı. Scorsese ilk Oscar adaylığını da yine kariyerinin başı sayılabilecek zamanlarda, 1981 yılında tatmaktaydı. O yıl çektiği ve ünlü boksör Jake La Motta’nın hayatını konu alan film ile En İyi Yönetmen dalında aday olan Scorsese, ne yazık ki ödülü kucaklayamamış ve bu ödül için tam 26 yıl beklemek zorunda kalmıştır. Kariyeri boyunca 9 kez Oscar’a aday olan ancak yalnızca 2007 yılında The Departed ile ödülü kucaklayabilen yönetmen, ödül konusunda şanssız olan isimlerin başında gelmektedir.

En başta dediğimiz gibi, kariyeri boyunca çektiği birçok usta işi filmle efsaneler arasına adını çoktan yazdıran Martin Scorsese’yi özel yapan yegâne unsurlardan biri de gözde oyuncularıyla tekrar tekrar çalışma isteğidir. Nitekim 90’lara kadar Robert De Niro ile ayrılmaz bir ikili hüviyetine bürünen; milenyumdan itibaren ise Leonardo Di Caprio’yu filmlerinin gözdesi yapan usta yönetmen, aynı cast ile çalışma geleneği sürdürerek de muadillerinden ayrılmaktadır.

Tabii ki onun filmlerini izlerken hikâyenin gidişatında kendimizi kaybetmemiz ve filmin büyüsüne kapılmamız da kaçılmaz bir süreç olarak karşımıza gelmektedir. Nitekim Martin Scorsese, duygu bütünlüğünü verme konusunda oldukça başarılı olabileceği gibi, akıl oyunlarıyla örülü, sürpriz finalleriyle ters köşe filmler çekerek, izleyenlerini uzun bir düşünme serüveninin içine bırakabilmektedir. Esasen o, Hollywood’un her türlü görsel avantajını filmlerine aktaran, modern bir hikâye anlatıcısıdır. Büyüsünü de sinematografisiyle harmanladığı üst düzey biçemine borçludur.

En İyi Martin Scorsese Filmleri

Martin Scorsese’yi bir nebze de olsa tanıdık. Pekâlâ, onun o efsanevi filmlerini hatırlamaya ne dersiniz? Her birine ayrı ayrı âşık olduğumuz ve Hollywood’un tüm dünyaya armağan ettiği en muazzam sinemacılardan biri olan Martin Scorsese’nin usta işi olan filmlerine dilerseniz hep birlikte göz atalım. Taxi Driver’dan, The Wolf of Wall Street’e kadar Martin Scorsese filmleri karşınızda…

Mean Streets (Arka Sokaklar – 1973)

Mean Streets (Arka Sokaklar – 1973)Robert De Niro ve Martin Scorsese ikilisini ilk defa bir araya getiren filmdir. Birlikte çıkacakları kariyer basamaklarının ilk müjdecisi niteliğinde olan Mean Streets, bu ikilinin ortaya koydukları ilk film olmasına rağmen, usta anlatısıyla türevlerine taş çıkartacak cinsten karşımıza gelmektedir.

New York’un arka sokaklarındaki bir İtalyan mahallesinde yaşam mücadelesi veren Charlie, Tony ve Johnny isimli üç arkadaşın hayatı, dolandırıcılık ve serserilikle geçmektedir. Tabii ki bu üç gencin hayalleri ve idealleri de birbirine oldukça zıttır. Bir yandan bu üç gencin, suça oldukça meyilli bu küçük mahallede yaşadıklarına tanıklık ederken, bir yandan da onların kendilerini geleceğe atmak için çırpınışlarına şahitlik etmekteyiz.

Martin Scorsese’nin, ilerleyen yıllarda çekeceği suç filmlerinin öncüsü olarak kabul gören ve gümbür gümbür gelen ayak seslerinin ilk habercisi niteliğinde olan Mean Streets, sert ve vurucu bir film olmasının yanı sıra, duygusal yoğunluğunu da üst raddede hissettirmesi hasebiyle oldukça değerli bir noktada konumlanmaktadır.

Başrollerini Robert De Niro, Harvey Keitel ve David Proval’ın paylaştığı film, Martin Scorsese’nin mafyatik evrene ufak ufak bulaşmaya başladığı ilk filmlerinden olmasının yanı sıra, diyalogları ve karanlık atmosferi ile de onun filmografisinin özel işlerinden biri olarak öne çıkmaktadır.

Taxi Driver (Taksi Şoförü – 1976)

Taxi Driver (Taksi Şoförü – 1976)Martin Scorsese – Robert De Niro işbirliğinin en fazla ses getiren filmlerinden olan ve “You talking to me?” sahnesi ile efsane filmler arasına adını yazdıran Taxi Driver, toplumdaki yabancılaşmayı konu alırken bir yandan da vurucu hikâyesi ile takdir toplamayı başarmaktadır.

Vietnam Savaşı’ndan yeni dönen ve orada yaşadığı yıkıntının kalıntılarını hala üzerinde taşıyan Travis Bickle, geceleri uyku problemi çektiği için taksi şoförlüğü yapmaya karar verir. Bu noktadan sonra onun uyum sağlayamadığı karanlık ve adaletsiz dünyayla olan savaşına tanıklık ettiğimiz Taxi Driver, gitgide sertliğini arttırarak, izleyen herkesi derinden etkilemeyi başarmaktadır. Nitekim odak noktasına aldığı Travis’in sosyal bir intikamcı olarak kendi biçtiği görevi olanca vuruculuğu ile izleyenlerine aktaran film, bir yandan da herkesi derin düşüncelere sevk etmektedir.

Özellikle Robert De Niro’nun destansı oyunculuğu ile hafızlara kazınan ve kültler arasına adını yazdıran Taxi Driver, yavaş yavaş artan temposu, izleyen herkesi rahatsız eden atmosferi ile şüphesiz tarihin en iyilerinden biri olarak da anılmaktadır. Özellikle Martin Scorsese’nin nerede ritim yükseltip azaltacağını bilen tavrıyla değer kazanan film, deyim yerindeyse yozlaşmakta olan toplumun tüm çarpıklaşan yönlerini de tokat gibi yüzümüze vurmaktadır.

Yalnızca basit bir drama olmayan, aynı zamanda izleyen herkesin hayatından çıkarımlar yapmasını da öğütleyen Taxi Driver,  1977 yılının Oscar’larında 4 dalda aday gösterilmesine rağmen ödül kucaklayamamıştır. Ancak buna rağmen film, hali hazırda tarihin en unutulmaz yapımları arasındaki yerini çoktan sağlamlaştırmıştır.

Raging Bull (Kızgın Boğa – 1981)

Raging Bull (Kızgın Boğa – 1981)Malum, 70’li yılların ortasında Sylvester Stallone’nin Rocky’si boks sporunu beyazperdede oldukça popüler kılmıştır. Nitekim onun yarattığı formül, yıllar boyunca uygulanmaya devam etmiş ve zafere giden yolun en büyük reçetesi olarak her daim ortaya konulmuştur. Nitekim Rocky’nin popülaritesinden sonra ortaya çıkan ve en az onun kadar ses getiren hatta dramatik yoğunluğu ile Rocky’nin bile üzerinde seyreden yapısıyla fark yaratan Raging Bull, bir başka Martin Scorsese-Robert De Niro işbirliğinin eseri olarak önümüze gelmektedir.

Bir biyografik film olan ve efsanevi boksör Jake La Motta’nın hayatını konu alan Raging Bull, orta sıkletin bu popüler sporcusunun kazanma azmiyle nasıl yükseldiğini konu alırken, kendi hırsına yenik düşerek çöküşüne de parantez açmaktadır. Bir boks filminden öte, zirveye çıkabilmenin, çıktıktan sonra orada tutunabilmenin de ayrı bir başarı hikâyesi gerektirdiğini konu alan film, tüm bu ana başlıkları işlerken de vuruculuğunu ve dramatik yapısını oldukça üst noktalarda konumlayarak muadillerinden ayrılmaktadır. Bu özellikleri ile başarı-azim konulu en iyi filmler listesine sağlam bir şekilde girmeyi de başarmıştır.

Bir sporcunun yalnızca işine değil, özel hayatında da aynı özenle yaklaşması gerektiğini defaatle öğütleyen ve bunu çarpıcı bir şekilde ele alan film, Robert De Niro’nun ne denli büyük bir oyuncu olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor ve usta oyuncuyu hayranlık beslememize olanak sağlıyor. Yalnızca boks sahnelerindeki tercihleri ile değil aynı zamanda dram sosunu yerinde aktarması ile de takdir toplayan Martin Scorsese ise bir kez daha tadından yenmeyecek ve izleyenin aklından uzun süreler çıkmayacak bir filmi sinemaseverlere armağan etmiştir.

The King of Comedy (Komedinin Kralı – 1982)

The King of Comedy (Komedinin Kralı – 1982)Özellikle kariyerinin ikinci bölümünde, bir başka deyişle yaşını başını aldıktan sonra sıkça ucuz komedi filmleri ile görmeye alıştığımız Robert De Niro’nun ilk komedi deneyimlerindendir. The King Of Comedy, yalnızca güldürmeyen aynı zamanda Scorsese’nin filmografisinden de alışılagelmiş şekilde, suç unsurlarını içinde bulunduran sıra dışı bir film olarak öne çıkmaktadır.

Orta yaşlarını süren ve bir gün ünlü bir komedyen olmanın hayaliyle yanıp tutuşan Rupert Pupkin, ne var ki oldukça yeteneksiz bir mizahşördür. Onun bu hayatta örnek aldığı tek insan ise “idolüm” dediği Jerry Langford’dur. Esasen bir gün onun programına çıkarsa köşeyi döneceğini ve herkesin onun ne denli büyük bir komedi üstadı olduğunu anlayacağını düşünmektedir. Bir başka deyişle Pupkin, tam bir zır delidir! Langford’un programına çıkmak için her yolu deneyen, her gün onun ofisini aşındıran Pupkin, sonunda dâhiyane planını ortaya koyar ve ünlü komedyeni kaçırır. Bu noktadan sonra onun komedinin kralı olmasının trajikomik hikâyesini izlediğimiz film, Martin Scorsese’nin hak ettiği değeri bulamamış hazinelerinden biri olarak da anılmaktadır.

Malumunuz, suç filmlerinin medarı iftiharı olan Martin Scorsese’nin, ayakları yere sağlam basan bir komedi filminin altına imzasını atması, pek de beklenecek bir durum değil. Ancak o, her alanda başarılı olduğunu dosta düşmana kanıtlarcasına çektiği The King Of Comedy ile hem izleyenlerine bolca kahkaha vadediyor hem de kendi filmografisinden alışılagelmiş şekilde suç öğelerini cesurca ortaya koymayı ihmal etmiyor. Özellikle Robert De Niro’nun, biraz da meczup olan Rubert Pupkin’i hiperaktif bir çocuk edasıyla canlandırması, filmi bu denli özel kılan ve bir başyapıt hüviyetine çıkaran yegâne unsurlardan biri olarak da öne çıkmaktadır.

Filmi değerli kılan bir diğer unsur ise Amerika’nın ünlü komedyeni Jerry Lewis’i bünyesinde barındırması. Ee işin içinde komedi varsa, üstada danışmadan olmaz tabii! Ancak Jerry Lewis’in filmde hayat verdiği Jerry Langford her ne kadar komedyen olarak lanse edilse de, ciddi ve sert bir adam olarak arz-ı endam etmektedir. Bu da Jerry Lewis’i alışılmışın dışında bir performansla izlememize olanak sağlamaktadır.

Martin Scorsese’nin en özel filmlerinden biri olan ve başından sonuna dek bir an olsun sıkmayan yapısıyla harika bir seyirlik olan The King Of Comedy, Robert De Niro’nun üst düzey performansıyla taçlanırken, her duyguyu tadında yaşatmasıyla da takdir toplamaktadır.

After Hours (Geç Saatler – 1985)

After Hours (Geç Saatler – 1985)Scorsese’nin Robert De Niro olmadan ortaya koyduğu ender filmlerden bir olan After Hours, yönetmenin filmografisinde pek de görmeye alışık olmadığımız türden bir kara mizahı içermektedir. Tüm bunların yanında macera sosuyla da değerli bir hal kazanan film, hoş bir seyirlik olarak hafızlardaki güncelliğini korumaktadır.

Filmin konusuna değinecek olursak; bir şirkette bilgi işlemci olarak çalışan Paul Hackett, kafeteryada tanıştığı Marcy adındaki bir kadını aramasıyla birlikte, kendisini Manhattan gecelerinde bir yolculuğa çıkarken bulur. Paul, Marcy’nin evine gittiğinde ise atılacağı bu ilginç maceradan bihaberdir. Bu dakikadan sonra onun eve dönme çabalarına ve maceradan maceraya atılışına tanıklık ettiğimiz film, tadında mizahı ve heyecanı ile ilgi çekici yapısını anbean diri tutmayı başarmaktadır.

İlginizi Çekebilir :

Özellikle yönetmenin farklı bir şablon sunarak karşımıza geldiği After Hours, adıyla müsemma bir şekilde gecenin karanlığını odağına alan ve ortaya koyduğu ilginçliklerden beslenen bir film. Scorsese’nin alışık olmadığı bir türde de başarısını ortaya koyan ve bununla da yetinmeyerek seyir zevkini yukarılarda tutan film, başından sonuna dek takdiri hak etmektedir.

Başrollerini; Griffin Dunne, Rosanna Arquette ve Verna Bloom gibi isimlerin paylaştığı film, yönetmen Martin Scorsese’ye 1986 yılında düzenlenen Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandırarak da başarısını taçlandırmıştır.

Goodfellas (Sıkı Dostlar – 1990)

Goodfellas (Sıkı Dostlar – 1990)Birçokları için Martin Scorsese filmografisinin zirve noktası olan ve üst düzey anlatısıyla tarihin en iyi filmlerinden biri olarak lanse edilen Goodfellas, hem sıkı bir mafya filmi olarak hem de tadı damakta kalacak bir dramatik yapıyı izleyenlerine armağan etmesiyle, eşsiz bir film olma özelliği taşımaktadır. Aynı zamanda gerçek hayattan uyarlanmış filmler sıralamasında da üst sıralarda yerini almaktadır.

Malum, Amerika’nın İtalyan mahalleleri olarak geçen bölgeler, suça meyilli ve mafyatik eylemlerin fazlaca yoğun olduğu konumlardır. Bu tarz bir mahalleyi odak noktasına alan Goodfellas, Henry Hill isimli bir gencin hayallerini merkezine almaktadır. Esasen Henry’nin hayalleri, biraz yasadışıdır. O, çevrenin tanınmış ailelerinden olan Lucchese Ailesi’ne katılıp, güçlenme uğraşındaki bir gençtir. Yaptığı ufak tefek işlerle kendini kanıtlayan ve suç dünyasına merhaba diyen Henry, bu noktadan sonra hem kendi yükselişini hem de Lucchese Ailesi’nin gücüne güç katmasına olanak sağlayacaktır.

Ayakları yere sağlam basan bir suç ve gizem filmi olarak karşımıza gelen Goodfellas ya da Türkçe ismiyle anmak gerekirse Sıkı Dostlar, adıyla müsemma bir şekilde, birbirine sırtını dayamış bir grup insanı odağına alırken, içinde barındırdığı yükselme hikâyesiyle de anlatısını ilginç kılmayı başarmaktadır. Aynı zamanda Robert De Niro, Ray Liotta ve Joe Fesci’nin üst düzey uyumu ve performanslarıyla adından söz ettirmeyi başaran film, bir yandan izleyenlerine tadında seyreden, vurucu bir hikâye armağan ederken, diğer taraftan da görsel bir şölen sunmayı ihmal etmemektedir.

Cape Fear (Korku Burnu – 1991)

Cape Fear (Korku Burnu – 1991)Martin Scorsese filmlerinden alıştığımız gerilim ve heyecanı, izleyenlerine son raddede hissettiren; bununla yetinmeyip, hikâyesiyle yer yer izleyenlerini rahatsız etmeyi başaran Cape Fear, aynı zamanda başrolünde yer alan Robert De Niro’nun performansıyla da değer kazanmaktadır.

Max Cady cezaevinden yeni tahliye olmuş, eski bir tecavüz zanlısıdır. Onu hapishane girmeden önce savunan avukatı Sam Bowden ise küçük bir kasabada, çekirdek ailesiyle birlikte sallantıda bir hayat sürmektedir. Nitekim Sam, hem karısıyla sorunlar yaşamakta hem de vakti zamanında beraat ettirebileceği müvekkili Max’in, tahliye olmasıyla birlikte tedirginlik duygusunu hissetmeye başlamıştır. Keza Max de avukatının delil sakladığı düşüncesiyle, ondan intikam almak için yaşadığı kasabaya gelmiş ve ağlarını Sam’in genç kızı etrafına kurmuştur. Bu dakikadan itibaren gerilim sosu yüksek, oldukça gergin bir hikâyeyi izleyenlerine sunan Cape Fear, bir yandan izleyenlerini hop oturup hop kaldırırken, diğer yandan da aile yapısına öznel bir eleştiri geliştirmektedir.

Goodfellas’tan sonra hayran kitlesini iyiden iyiye arttıran Martin Scorsese’nin çektiği Cape Fear, esasen ilk olarak 1960’larda çekilmiş ve dönemin efsanelerinden biri haline gelmiş bir filmin re-make’i olma özelliği taşımaktadır. Ancak en az orijinalini aratmayacak hatta yer yer üzerinde seyreden yapısıyla arz-ı endam eden film, kuşkusuz Scorsese-De Niro uyumunun nadide bileşenlerinden biri olarak da karşımıza gelmektedir.

Başından sonuna dek vadettiği gerilimi, üst düzey bir şekilde izleyenlerine aktaran filmin başrollerinde Robert De Niro, Nick Nolte ve Jessica Lange gibi isimler yer alırken, adaletin nedir sorunsalının her daim diri tutulması filmi değerli kılan yegane unsurlardan biri olarak da öne çıkmaktadır.

Casino (1995)

Casino (1995)Kumar, gece hayatı, fütursuz eğlencesi ve tabii ki suça yakın atmosferiyle Amerika’nın en özel bölgelerinden biri olan Las Vegas’a, bir de Martin Scorsese’nin ustaca gözünden bakmaya ne dersiniz? Nitekim bu filmde, hem o renkli masaların gösterişinde kaybolacak hem de gerilimli atmosferiyle büyülenmekten kendinizi alamayacaksınız!

1970’lerin Vegas’ına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Ace Rothstein bu renkli gece hayatının döndüğü şehirdeki bir kumarhanenin işletmecisidir. Onun tek derdi işini iyi yapıp, patronlarıyla arayı düzgün tutmaktır. Ancak onun yakın arkadaşı olan Nicky’nin, Ace’e yardım etme bahanesiyle Vegas’ın kralı olma çabası, olayları farklı bir boyuta taşıyacaktır. Tam da bu süre zarfı içerisinde Ace’in, oldukça çekici bir kadın olan Ginger’a âşık olması ise her şeyin tuzu biberi olacak ve onu içinden çıkılması zor bir durumun ortasına bırakacaktır.

70’lerin Vegas’ına eğilen; kumarhanelerin arka yüzündeki gizemli ve karanlık atmosferi izleyenlerine aktaran Casino, görünmeyeni izleyenlerine vaat ederek esasen en başta ilgi çekici tarafını da ortaya koymaktadır. Nitekim usta yönetmen Martin Scorsese’nin de hikâyenin vuruculuğunu taçlandırmasıyla, bütünüyle üst düzey olarak karşımıza gelen film, üç saate yaklaşan süresine rağmen bir an olsun sıkmıyor ve izleyenlerinin pür dikkat izleyeceği bir seyirliği tüm sinemaseverlere armağan ediyor.

Robert De Niro, Sharon Stone ve Joe Pesci gibi birçok popüler oyuncunun yer aldığı Casino, ilgi çekici konusuyla hem Scorsese filmografisinin en iyilerinden biri olarak öne çıkmakta hem de yönetmenin De Niro ile yaptığı son dişe dokunur film olarak da belirmektedir.

Gangs of New York (New York Çeteleri – 2002)

Gangs of New York (New York Çeteleri – 2002)Malum, Scorsese için en önemli şey başrolü emanet ettiği oyuncudur. 90’lı yılların ortasına kadar Robert De Niro ile çalışmayı bir adet edinen, ancak usta oyuncunun biraz da yaşlanmasından ötürü, onunla olan işbirliğine nokta koyan Scorsese için, artık yeni bir gözde belirlemenin vaktiydi. Nitekim o da Titanic ile birlikte yıldızı iyiden iyiye parlayan yakışıklı oyuncu Leonardo Di Caprio’yu gözüne kestirmiş ve Gangs of New York’un başrolünü ona vermeyi tercih etmişti. Onun Leonardo Di Caprio ile ilk defa çalıştığı bu film, son olmayacak ve bu ikilinin milenyuma deyim yerindeyse damga vurmasına olanak sağlayacaktı.

1800’lü yılların Amerika’sına doğru bir yolculuğa çıkaran film, birbirinin boğazını kesmek adına hazır kıta bekleyen iki grubun savaşını odak noktasına alırken, gerilimini de anbean yukarılara doğru çekmektedir. Amerikan yerlileri ile İrlandalı Katoliklerin saf olarak belirdiği bu savaşta, birbiri ardını izleyen hamleler, bir yandan filmin seyir zevkini yukarı doğru çekerken diğer yandan da hikayenin aksiyon tarafına pozitif bir katkı sağlamaktadır.

Özellikle Leonardo Di Caprio’nun, her bir saniyesinde ortaya koyduğu performansla takdiri hak ettiği Gangs Of New York, Martin Scorsese’nin asla yaşlanmayacağını ve her daim ortaya üst düzey filmler koyacağını kanıtlaması hasebiyle de önemli bir noktada durmaktadır.

Başrollerini Leonardo Di Caprio ile birlikte Daniel Day-Lewis, Cameron Diaz ve Liam Neeson’ın paylaştığı film, dönemin sıcak atmosferini yansıtması ile de sinematografik anlamda bir güzellik vadetmektedir. Aynı zamanda 2003 yılında düzenlenen Akademi Ödülleri’nde aldığı 10 adaylıkla da başarısını dosta düşmana kanıtlamıştır.

The Aviator (Göklerin Hâkimi – 2004)

The Aviator (Göklerin Hâkimi – 2004)Martin Scorsese’nin Leonardo Di Caprio ile ikinci buluşmasını müjdeleyen ve uzun sayılabilecek süresine rağmen bir an olsun sıkmayan yapısıyla karşımıza gelen The Aviator, uçak düşkünlüğü ile bilinen zengin film yapımcısı Howard Hughes’un hayatını odağına alırken, anbean yükselen temposu ile de izleyenlerini içine çekmeyi başarmaktadır.

1930 yılında çektiği Hell’s Angels filmi ile adını sinema dünyasına duyuran ve birçokları için idol sınıfına yerleşen yapımcı-yönetmen Howard Hughes’un hayat hikayesinin anlatıldığı The Aviator, yalnızca onun sinemacı kişiliğini betimlemekle kalmıyor. Üstüne üstlük, göz kamaştırıcı aşkına da bir parantez açıyor. Tabii ki Howard Hughes’u tarihin en ilginç simalarından biri yapan hususların başında da uçaklara olan sevgisi gelmektedir. Nitekim filmde, onun kendi ile olan savaşını izlerken, bir yandan da hikâyenin sürükleyiciliği içinde kendimizi kaybetmek mümkün.

Martin Scorsese’ye sinema sevgisini aşılayan ve ona bu büyülü dünyaya girme konusunda teşvik eden filmlerin başında Hell’s Angels gelmektedir. Nitekim usta sinemacı Howard Hughes ve filmine karşı duyduğu saygıyı her fırsatta da dile getirmektedir. Durum böyle olunca, onun bir Howard Hughes filmi yapması da kaçınılmaz bir süreç halini almıştır.

Özellikle Leonardo Di Caprio’nun devleşen performansı ile izleyenlerini selamlayan The Aviator, başrolünde yer alan güzel oyuncu Cate Blanchett’ın endamı ile de büyülemeyi başarmaktadır. Scorsese’nin çıtasının altına düşmediği ve seyir zevkini her daim yukarılarda tutmayı başardığı filmi, milenyumun en iyilerinden biri olarak da kayıtlara geçmiştir.

The Departed (Köstebek -2006)

The Departed (Köstebek -2006)Bu yılın ülkemizdeki en popüler televizyon dizilerinden biri olarak öne çıkan ve hikâyesiyle takdir toplayan İçerde’nin, esasen bir uyarlama olduğunu herkes duymuştur. 2006 yılında Scorsese tarafından çekilen ve başrolünde yer alan popüler simalar vesilesiyle tüm dünyaya adını duyuran The Departed da aslen Çin yapımı Infernal Affairs’ın Hollywood versiyonu olarak karşımıza gelmektedir. Maya sağlam olunca, farklı ülkelerde, farklı üsluplarla anlatmak her ne kadar hikâyenin gücüne güç katsa da bu özgün hikayenin en muazzam versiyonun The Departed olduğu su götürmez bir gerçek olarak karşımıza gelmektedir.

Polis ile mafya arasındaki çatışmayı konu alan ve ikisinin de arasına sızmış birer köstebek vesilesiyle anlatısının heyecanını her daim diri tutan The Departed, suç filmlerinin usta yönetmeni Martin Scorsese’nin dokunuşlarıyla dramatik yapısını oldukça yukarılara kurmuş bir film. Nitekim The Departed’ı izlerken, heyecanlanmak yahut aksiyonun büyüsüne kendinizi bırakmamak neredeyse imkânsız bir süreç olarak karşımıza gelmektedir. Bu da esasen filmin usta işi ellerden çıktığının en büyük göstergesi.

Pekâlâ, bunca uyarlaması yapılmasına rağmen The Departed’ı özel kılan nedir? Tabii ki bu noktada, Scorsese’nin türünün en iyi yönetmenlerinden biri olmasını sayabiliriz. Tecrübesi ve suç hikâyelerini anlatış biçimiyle, sinema tarihinde oldukça farklı bir yere sahip olan Scorsese, adeta elinin değdiği yeri uçuşa geçiren ender sinemacılardan biri. Bu da haliyle böylesine güçlü bir hikâyeyi, sinema tarihinin en dişe dokunur başyapıtlarından biri olarak konumlandırmamıza olanak sağlamaktadır.

Tabii ki, filmin başrolünde yer alan başarılı oyuncuları da es geçmemek lazım. Leonardo DiCaprio, Matt Damon ve Jack Nicholson gibi gerek tarihin gerekse günümüzün en iyileri olarak öne çıkan usta oyuncuların ortaya koydukları performansta ayrı ayrı hayranlık uyandıracak cinsten. Filmin bu denli başarılı olması da otoritelerin gözünden kaçmamıştır. Nitekim The Departed 2007 Akademi Ödülleri’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen Ödülü dahil olmak üzere aday olduğu beş daldan dördünde zafere ulaşarak başarısını dosta düşmana ispat etmiştir.

Shutter Island (Zindan Adası – 2010)

Shutter Island (Zindan Adası – 2010)A’dan Z’ye bir Martin Scorsese başyapıtı olan ve gizemli atmosferi ile izleyen herkesi kendine hayran bırakan Shutter Island, yalnızca retro yapısıyla değil, aynı zamanda ters köşeli ve izleyen herkesi düşünmeye iten finali ile muadillerinden ayrılmayı başarmaktadır. Böylece beyin yakan filmler listesine de sağlam bir giriş yapmıştır.

Tehlikeli birçok akıl hastasının yaşadığı Ashecliffe Hastanesi’ne, bir soruşturma vesilesiyle giden Teddy Daniels ve Chuck Aule’nin görevi; burada kaybolan bir hastayı bulmaktır. Ancak bu iki dedektif çok geçmeden adanın gizemli atmosferinden nasiplerini alacak ve iyiden iyiye tedirginliklerini gün yüzüne vuracaktır. Bu dakikadan sonra, birbiri ardını izleyen olağan dışı hadiseler ise hem izleyenleri finale doğru ince ince hazırlayacak hem de her bir anı zihin bulmacası şeklinde filmin, ters köşe finaliyle ağızları açık bırakacaktır.

Martin Scorsese külliyatının en fazla soru işareti barındıran filmi olan ve aradan geçen yıllara rağmen hala finali ile ilgili spekülasyonların devam ettiği Shutter Island, dost meclislerinin de en çok konuşulan filmlerinden biri olmuştur. Bunun yanı sıra, vuruculuğu ile de kendine oldukça özel bir yer edinebilmeyi başarmıştır.

Özellikle başrolde yer alan Leonardo Di Caprio ve Mark Ruffalo’nun üst düzey uyumu ile taçlanan filmin kuşkusuz ki en büyük yıldızı Martin Scorsese. Nitekim usta yönetmen, türe ne denli hâkim olduğunu bir kez daha gözler önüne sererken, bir yandan da izleyen herkesin yerinde rahat bir şekilde oturmasına izin vermeyerek, filmin büyülü atmosferini açıkça gözler önüne sermektedir.

Başından sonuna dek usta işi bir film olduğu izlenimini anbean hissettiren ve etkileyici finali ile akıllara kazınan Shutter Island, sinema tarihinin en iyi psikolojik-gerilim filmleri arasında da tarih sayfalarındaki yerini çoktan almıştır.

Hugo (2011)

Hugo (2011)Üst üste çektiği gerilim dozajı yüksek filmlerle karşımıza gelen Martin Scorsese, bu sefer bu durumu minimize ediyor ve Leonardo Di Caprio olmaksızın çektiği, harikulade bir dönem dramasıyla karşımıza geliyor. Sinemanın endüstrileşmesi konusundaki öncü isimlerden olan ve bu sanatı popüler bir hale getiren Georges Méliès’in hayatını konu alan film, hem finaline kadar merak unsuru diri tutmasıyla hem de dramatik sosunu ustalıkla aktaran masalsı bir seyirlik olarak hafızlara kazınmıştır.

Hugo, Paris’teki bir tren istasyonunda yaşayan ve saatlerin rutin bir şekilde çalışmasını sağlayan küçük bir çocuktur. Babasını bir yangın neticesinde kaybeden ve bu nedenle de kimsesiz kalan Hugo’nun hayattaki tek amacı, baba yadigârı automatonu tamir etmektir. Bunun içinde oyuncakçılık yapan Georges Méliès’ın dükkanından gizlice parçalar aşıran Hugo, bu esnada hayatına giren Isabella ile bambaşka bir hayatın kapılarını açacak ve deyim yerindeyse o küçücük dünyasına farklı anlamlar katacaktır.

İlginizi Çekebilir :

Küçük çocukların, gizemli dünyasında bizleri bir yolculuğa çıkarmayı seçen Martin Scorsese, bir yandan da Georges Méliès gibi usta bir sinemacının hayatını merkezine alarak, sinemaseverleri can evinden vurmayı başarmaktadır. Nitekim film, başından sonuna dek de üzerine giydiği melodramvari zırhı bir an olsun terk etmeyerek, başarısını yukarılara doğru çekmeyi başarmaktadır.

Brian Selznick’in “The Invention of Hugo Cabret” adlı romanından beyazperdeye uyarlanan ve büyülü yapısıyla ilgi çekmeyi başaran Hugo, aynı zamanda usta yönetmenin ilk 3D denemesi olarak da kayıtlara geçmiştir. Özellikle Akademi Ödülleri’nde elde ettiği başarı ile adını sıkça duyuran Hugo, 2012 Oscar’larında tam 11 dalda aday gösterilmiş ve 5 dalda zafere ulaşarak başarısını taçlandırmıştır. Nitekim pastel renklerle örülü sinematografisi vesilesiyle izleyenlerini masalsı bir yolculuğa çıkaran filmin, bu başarıyı sonuna kadar hak ettiğini de dile getirmekte yarar var.

The Wolf of Wall Street (Para Avcısı – 2013)

The Wolf of Wall Street (Para Avcısı – 2013)Uyuşturucu, seks, eğlence, yükselme hırsı ve tabii ki paranın karşı konulamaz büyüsü… Hepsi ve daha fazlasını The Wolf of Wall Street içinde tadabilir aynı zamanda Jordan Belfort’un şaşalı hayatı içerisinde kendinizi kaybolmuş bir şekilde bulabilirsiniz. Gerçek bir hayat hikayesinden Martin Scorsese tarafından beyazperdeye uyarlanan film, şüphesiz son yılların gördüğü en komplike ve tadına doyulmaz seyirlik olarak karşımıza gelmektedir. Para kazanmak isteyenlere önerilen filmler arasında da yerini almıştır.

Jordan Belfort, genç ama oldukça hırslı ve idealist bir borsacıdır. Nitekim bu durum, onun yolunun Wall Street’e çıkmasına neden olur. Onun için nasıl para kazandığının önemi yoktur, Jordan yalnızca zengin olmayı ve gösterişli bir hayat yaşamayı hayal eder. Nitekim iş dünyasında kazandığı başarılarda onun gitgide istediği noktaya getirecektir. Ancak onun bu şatafatlı hayatta tutunabilmesi de bambaşka bir zanaat gerektirmektedir. Jordan’ın zirveye çıkışına ve daha sonrasında bu noktadan paraşütsüz aşağı atlayışına tanıklık ettiğimiz The Wolf of Wall Street, yalnızca bir yükseliş hikâyesi olarak değil aynı zamanda bir düşüş anlatısı olarak da karşımıza gelmektedir.

Dramatik çatısını muazzam şekilde kuran ve bunun yanında tadına doyulmaz bir eğlence de vadeden film, bu sebeple üç saate yaklaşan süresi boyunca bir an olsun sıkmıyor ve seyir zevkini her daim diri tutmayı başarıyor. Özellikle Jordan’ın paranın büyüsünde kaybolmuş bir şekilde, oradan oraya sürüklendiği hayatı ile zirve yapan film, izleyenlerini gösterişli bir hayatın ortasına bırakıyor ve deyim yerindeyse eğlencesini maksimize etmeyi başarıyor.

Özellikle Leonardo Di Caprio ve komedi filmlerinin aranan oyuncusu olan Jonah Hill’in başarılı uyumuyla göz dolduran film, aynı zamanda güzeller güzeli Margot Robbie’nin tüm cazibesiyle de izleyenlerini ekran başına kilitlemeyi başarıyor. Martin Scorsese’nin yine alışılagelmiş, sürükleyici anlatılarından biriyle karşımıza geldiği film, kuşkusuz yönetmenin filmografisinin de en spesifik işlerinden biri olarak ön plana çıkmaktadır.




Abone Ol

Muhteşem Paratic içerikleri e-posta adresinizde.
Söz veriyoruz spam yapmayacağız :)






Diğer yorumlar ( 0 )

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunu okuyan bunları da okur