Paylaşım

David Fincher Kimdir? En İyi Unutulmaz Filmleri Listesi


 

Çektiği her filmle olay yaratan ve taraflı tarafsız herkesin saygısını kazanan David Fincher'ı daha yakından tanımaya ne dersiniz? En iyi filmleri ile usta yönetmenin hayatına kısaca göz atıyoruz:

Bazı yönetmenler vardır, yalnızca belli bir güruha değil, aksine sinemayı seven-sevmeyen herkese hitap etmeyi başarmışlardır. Nitekim bu yönetmenlerin her bir filmi, ayrı ayrı başyapıt olmaya aday olduğu gibi oldukça büyük sükse yapması da muhtemeldir. David Fincher kimdir dediğimiz de; taraflı tarafsız herkesin saygısına nail olmayı başarmış, bu yönetmenlerden birisidir.

En iyi David Fincher filmleri hangileri mi? Onlar da zaten hepimizin bildiği popüler filmlerdir. Tadında seyreden gerilimi ve vuruculuğu yüksek yapımlarla yıllar yılı evlerimize misafir olan bu usta yönetmeni, şimdi daha yakından tanımaya ve o muazzam filmlerine tekrardan göz atmaya ne dersiniz?

Navigasyon

David Fincher Kimdir?

David Fincher Kimdir?Fight Club gibi bir efsanenin altına imzasını atan David Fincher, 1962, Colorado doğumludur. Küçük yaşlarda izlediği başyapıtların etkisi ile sinemaya merak salanlardandır. Esasen onun sinema yolculuğu da diğer birçok yönetmeninkine paralel bir şekilde doğmuştur. Henüz çocuk denilebilecek yaşlarda eline kamerayı alan genç Fincher, video kaydetmenin vermiş olduğu hazla sinemaya daha da yakınlaşmış ve ilerleyen yıllarda icra edeceği mesleğin ilk adımlarını da böylece atmıştır. Lise eğitiminden sonra tecrübe kazanmak adına bir animasyon şirketinde çalışmaya başlayan David Fincher, George Lucas’ın yapımcılığını yaptığı Star Wars ve Indiana Jones filmlerinin kamera arkası ekibinde görev alarak, genç yaşında eşine az rastlanacak türden bir tecrübenin sahibi olmuştur.

Kendi filmlerini çekme mottosuyla girdiği sinema sektörü, esasen onun kariyerini bambaşka bir yöne doğru çekmiştir. En başta reklam filmleri çeken daha sonrasında ise video klipler için kamera arkasına geçen David Fincher, Pepsi’den Nike’a kadar birçok firmanın reklam filmini çekmiştir. Bunların yanı sıra; Aerosmith, The Rolling Stones, George Michael ve Michael Jackson gibi birçok popüler ismin kliplerinin altına da imzasını atmıştır. Bu denli maddi getirisi yüksek işi, uzun yıllar boyunca sürdüren David Fincher’ın beyazperdede yerini alması ise 1992 yılında gerçekleşecekti.

İlk olarak 1979 yılında Ridley Scott tarafından çekilen ve sinema tarihinin en iyilerinden biri olarak tarih sayfalarındaki yerini alan Alien’ın üçüncü halkası için kamera arkasına geçen David Fincher, ne yazık ki filmografisinin en zayıf filminin altına imza atmış ve birçoklarından negatif tepkiler almıştır. Ancak onun gerilimi aktarma konusunda ne denli gelecek vadettiği, Alien 3’te ilk sinyallerini vermiş ve filmin bütünü kötü olsa dahi, yönetmeni bir sonraki projesi için cesaretlendirmiştir. Nitekim filmin başarısız olmasındaki en büyük paylardan birinin de Fincher ile yapımcı şirket arasındaki bütçe sorunu olduğu yıllar yılı dile getirilmiştir.

Yönetmenin bir sonraki projesi olan ve adını daha geniş kitlelere duyurma konusunda fazlasıyla işlevsel olan projesi ise Seven’dır. Bu filmi, yönetmenin önlenemez yükselişinin ilk adımı olarak da lanse edebiliriz. Nitekim Seven, hem bir başyapıt olarak anılmakta hem de David Fincher’ın usta bir yönetmen olarak algılanmasına olanak sağlamaktadır.

Kendi senaryo yazmayı pek tercih etmeyen, genellikle keşfedilmemiş kitapların uyarlamasını yapmayı daha uygun bulan David Fincher için sağlam bir kitap kurdu yakıştırmasını da yapabiliriz. Nitekim hayran olduğu hikâyeleri, sinemaya aktarmadaki vizyonu adeta hayranlık uyandıracak cinsten. Nitekim Fight Club yahut Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi gibi gizli hazine olarak adlandırabileceğimiz hikâyeleri beyazperdeye aktararak ne denli geniş bir yelpazesi olduğunu da her defasında ortaya koymaktadır.

The Social Network ve The Curious Case of Benjamin Button filmleri ile iki kez Akademi Ödülleri’nde En İyi Yönetmen dalında aday gösterilen ancak ödülü kucaklayamayan David Fincher, 3 kez de Golden Globe’da aday gösterilmiş, burada ise The Social Network’deki performansı ile ödülü kucaklamıştır.

En İyi David Fincher Filmleri

Tüm sinemaseverleri kucaklayan ve deyim yerindeyse filmleriyle izleyen herkesi kendisine hayran bırakan David Fincher’ın, üstün zekâsının ürünü olan filmlere bir kez daha göz atmaya ne dersiniz? Evet, o senaryoları kendi kaleme almaz; ancak öyle dâhiyane bir şekilde uyarlar ki öylece ekrana kilitlenip kalırız. O, gerilimi ve heyecanı bizlere o denli ustalıkla aks ettirir ki filmin büyüsünde kaybolmuşken buluruz kendimizi.

O zaman lafı daha fazla uzatmayalım ve her bir sekansı ustalık kokan aynı zamanda takdiri hak eden en iyi David Fincher filmleri hangileri, hep birlikte göz atalım. Unutulmaz filmleri ile usta yönetmen David Fincher karşınızda…

Se7en (Yedi– 1995)

Se7en (Yedi– 1995)David Fincher’ın adını dosta düşmana duyurduğu ve yalnızca otoritelerin değil, tüm sinemaseverlerin takdirini kazandığı filmi Seven, 7 ölümcül günahı işleyenleri öldüren bir seri katilin yakalanma sürecini odak noktasına almaktadır.

İncil’e göre; Hıristiyanlığın 7 ölümcül günahı vardır. Bunlar; kibir, açgözlülük, şehvet düşkünlüğü, kıskançlık, oburluk, yıkıcılık ve tembelliktir. İşte bu günahları işleyenleri, kendi has bir şekilde öldüren bir seri katili yakalama uğraşı veren iki dedektifin hikâyesi olan Seven, bir an olsun düşmeyen aksiyonu, gizemli atmosferi ve izleyenleri düşündürücü tavrıyla takdir toplamaktadır. Özellikle, herkesi içine çeken büyüsü ve finale kadar ilmik ilmik işlenen yapısıyla hayranlık uyandıran film, çarpıcı finali ile de ekran başındakilerin ağzını açık bırakmayı başarmaktadır. Bu özelliği ile ters köşe filmler arasında yerini almıştır.

Brad Pitt’in adını duyurduğu en önemli projelerden biri olarak da bilinen Seven, aynı zamanda Morgan Freeman gibi bir ustayı da bünyesinde barındırarak ne denli ayakları yere sağlam basan bir proje olduğunun sinyallerini ilk dakikasında vermektedir. Özellikle David Fincher’ın hikâye anlatmadaki ve mizansen oluşturmadaki yeteneği ile öne plana çıktığı film, 90’ların ne denli büyük bir film cenneti olduğunun da adeta canlı bir ispatı niteliği taşımaktadır.

Seven, çekildiği yıl Akademi’de ve BAFTA ödüllerinde En İyi Film kategorisinde aday gösterilmiş ancak ne yazık ki ödülü kucaklayamamıştır. Film buna rağmen, tüm zamanların en çok gişe yapan işlerinden biri olmayı başarmış ve aradan geçen yıllardan sonra bir başyapıt olarak anılmayı başarmıştır. Özellikle Brad Pitt ve Morgan Freeman’ın uyumu ile hafızalarda yer eden film, tüyleri diken diken eden atmosferi, sunduğu bolca soru işareti ve kendine has kovalamacasıyla öncü olarak kabul görecek derecede değerli ve eşsiz bir eser olarak sinema tarihindeki yerini çoktan almıştır.

The Game (Oyun – 1997)

The Game (Oyun – 1997)Adıyla müsemma bir şekilde izleyenlerini büyük bir oyunun ortasına bırakan ancak çoğu zaman oyun mu, gerçek mi sorunsalı üzerinden izleyenlerine büyük soru işaretleri armağan etmeyi yeğleyen bir filmdir. The Game, David Fincher sinemasından da alışılageldiği gibi, heyecanı ve gizem dozajı oldukça yüksek bir şekilde karşımıza gelmektedir.

Tüm hayatını planlar dâhilinde idame ettiren ve kontrol manyağı bir yapıyla öne çıkan Nicholas Van Orton, doğum günü için kardeşi Condrad’dan sıra dışı bir hediye alır. Bu hediye, gerçek ile oyunun birbirine karıştığı ve ipleri Nicholas’ın elinden alan, yer yer ölümcül detayları olan bir şablon ile arz-ı endam etmektedir. Başına geleceklerden bihaber şekilde kendini bir anda bu oyunun ortasında bulan Orton, kontrolü karşı tarafa kaybetmenin vermiş olduğu gerilimle oradan oraya sürüklenirken, içinde bulunduğu çıkmazı da anbean sorgulayacaktır.

The Game, şüphesiz ki aks ettirdiği gerilimi ile takdir kazanan bir film olarak öne çıkmaktadır. Bu özelliği ile en iyi psikolojik gerilim filmleri arasında yer almaktadır. Özellikle Orton’un içinde bulunduğu haleti ruhiyenin bozuk psikolojisini, olanca gerçeklikle aktarması hasebiyle ilgi çeken film, tüm bunların yanında bilinmeze doğru sürüklenen finaliyle de izleyenlerine vurucu bir son vadetmektedir.

The Game kuşkusuz ki David Fincher’ın hikâye anlatmadaki yeteneği ile şahlanan bir film. Ancak başrolde yer alan ve içinde bulunduğu durumu bir türlü anlamlandıramayan kontrol delisi Nicholas Van Orton’a hayat veren Michael Douglas’ın da payını es geçmemek gerekir. Nitekim usta oyuncu, hem filmin gerilim dozajına hem de karakterin psikolojik çıkmazlarını olanca gerçekçiliği ile aktarması ile filmin seyir zevkine birebir etki etmektedir.

Fight Club (Dövüş Kulübü – 1999)

Fight Club (Dövüş Kulübü – 1999)Baylar, Fight Club’a hoş geldiniz!

Fight Club’ın ilk kuralı, Fight Club’dan söz etmemektir.

Fight Club’ın ikinci kuralı, Fight Club’dan kimseye söz etmemektir.

Fight Club denilince aklınıza ilk ne geliyor? Brad Pitt’in göğüs kasları, Edward Norton’ın insanüstü performansı, ölümcül dövüş sekansları mı yoksa insanın ağzını 5 dakika boyunca açık bırakan efsanevi final sahnesi mi? Esasen tüm bunları, David Fincher’ın ustaca yorumuyla birleştirdiğimiz zaman ortaya eşi benzerine az rastlanacak türden, destansı bir film ortaya çıkmış oluyor. Böylece unutulmaz efsane filmler listesinde de yerini zirveye taşımıştır.

Jack, hayatın monotonluğuna kendini kaptırmış ve uyku problemi yaşayan bir ofis çalışanıdır. Onun sorunlarına çözüm bulmak adına katıldığı grup terapisinde tanıştığı Marla Singer ve hemen akabinde hayatına giren Tyler Durden ile yakınlaşması, Jack’i bambaşka bir yaşamın ortasına doğru sürükleyecektir. Jack’in hayatına yeni giren kişilerle birlikte Fight Club’un temellerini atması ise onu bir bilinmezliğin ve gizemin ortasına doğru çekecektir. Bu dakikadan sonra iyi bir ikili oldukları Tyler Durden ile amansız bir maceranın ortasına atılacak olan Jack, bir yandan da Marla ile olan yakınlaşmasının tadını yaşayacak ve bu durumun çıkmazını sorgulayacaktır.

Tarihin en popüler filmlerinden biri olma özelliği taşıyan Fight Club, bir yandan tüketim toplumuna bir eleştiri getirirken bir yandan da karşı koyma, direniş figürü olarak anlam kazanmaktadır. Özellikle Jack’in hayatına Tyler’ın girmesi ile birlikte ivme kazanan ve bir sabun satıcısının, Fight Club’ın önderi olmasına evirilen hikâyesi ile fark yaratan film, şiddeti oldukça revaçta yaşatan ve bununla yetinmeyip; işin alt metin kısmına da yoğun bir şekilde eğilmesiyle takdir kazanmaktadır.

Pekâlâ, nedir Fight Club’ı özel kılan? Yalnızca herkesi dumura uğratan finali mi? Aksine, o ana gelene kadar ilmik ilmik işlenen senaryo ve pasifist bireyleri harekete geçirme çağrısı mı? Fight Club’ı ya da Türkçe ismiyle anmak gerekirse Dövüş Kulübü’nü özel kılan yegâne unsurların başında bunlar yer almaktadır. Tüm bunlara ek olarak, Edward Norton ve Brad Pitt’in adeta tek vücutmuşçasına ortaya koydukları performans, filmin büyüsüne anbean pozitif bir etki yaratıp, izleyen herkesi içine doğru çekmeyi de başarmaktadır.

David Fincher’in Brad Pitt ile ikinci kez çalışmasını simgeleyen Fight Club, Chuck Palahniuk’in aynı adlı hikâyesinden sinemaya uyarlanmış ve taraflı tarafsız herkesin saygısını kazanmıştır. Bir dövüş filminden fazlası olan ve aktardığı mesajlarla insanı düşünmeye sevk eden Fight Club, kuşkusuz milenyum öncesi ortaya çıkan en mükemmel filmlerden biri olarak da tarih sayfasındaki yerini almıştır.

Panic Room (Panik Odası – 2002)

Panic Room (Panik Odası – 2002)Her sanatçının ustalık döneminde birkaç firesi olur demişler. David Fincher’ın özelinde bunun Panic Room’da gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Yönetmenin önceki yahut sonraki filmlerine göz attığımızda filmografisinin en zayıflarından biri olarak karşımıza gelen Panic Room, tüm bunlara rağmen izleyenlerine seyir zevki yüksek bir iş vaat etmeyi de ihmal etmemektedir.

Meg Altman kocasından yeni boşanmış ve hemen akabinde kızıyla birlikte Manhattan’da gösterişli bir eve taşınmıştır. Ancak bu evde yer alan ve geniş güvenlik önlemleri ile korunan bir oda hayli dikkat çekicidir. Panik Odası adının verildiği bu oda, ev sahiplerinin olası bir tehlike altında sığınmaları için tasarlanmış kale edasıyla arz-ı endam etmektedir. Onların bu odaya sığınmak zorunda oldukları an gelip çattığında ise birbiri ardını izleyen gerilimli hadiseler vuku bulacaktır.

Tiyatro sahnelerinden, beyazperdeye aktarılmış meşhur bir söz vardır: “Silah ortaya çıktı mı patlayacak.” Panic Room’u da bir silaha benzetebiliriz esasen. Evin her tarafını izleyebilen korunaklı bir kale gibi karşımıza çıkan ve olası bir tehlike anında sığınılabileceği söylenen bu odanın varlığı, kuşkusuz filmin nasıl bir çizgide gideceğinin de ilk sinyallerini vermektedir. Nitekim Meg ve kızının o odaya ihtiyaç duydukları an başlayan gerilim dozajı, artarak devam etmeyi de ihmal etmemektedir.

Filmin yaşadığı senaryo sıkıntısı gözle görülür bir şekilde ortada olsa da David Fincher’in hikâye anlatmadaki ustalığı ile bir nebze de olsa göz ardı ettiğimiz bu problem, ne var ki filmin bütününü negatif olarak etkileyen en büyük sorun olarak göze çarpmaktadır.

Pozitif bir yorum getirmek gerekirse; çekim teknikleri ve kamera hareketleri ile izleyenlerini içine çekmeyi başaran Panic Room, başrolünde yer alan Jodie Foster, Forest Whitaker ve henüz oldukça genç olan Kristen Stewart’in performansları ile belli bir çizginin üzerinde seyretmeyi başarmaktadır.

Zodiac (2007)

Zodiac (2007)Gerçek bir cinayet dosyasından esinlenilerek beyazperdeye uyarlanan film, kendisine Zodiac lakabını takan ve fütursuzca cinayetler işleyen bir seri katili yakalama gayreti içinde olan birtakım insanın mücadelesini konu almaktadır. En iyi biyografi filmleri arasına girmeyi başarmış bir yapıt olduğunu da bilmelisiniz.

1960’ların sonu, 1970’lerin başına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Hiçbir sebep aramadan, gözüne kestirdiği insanları öldüren, acımasız bir seri katil tüm Amerika’da git gide adını duyurmaya başlamıştır. Kendisine Zodiac ismini veren bu cani, polise mektuplar ve şifreli mesajlar göndermektedir. Tabii bu şifreleri çözmek, onlar için sanıldığından da zor olacaktır. Özellikle gazeteci Paul Avery, karikatürist Robert Graysmith ve cinayet masasından David Toschi’nin Zodiac’ı yakalamak için ant içmeleri, meslekleri birbirinden bağımsız olan bu üç adamı aynı amaç uğruna kenetleyecektir. Ancak kurnazlığı ile peşindekilerin hep bir adım önünde olan Zodiac’ı yakalamak, oldukça uzun bir sürelere yayılacak ve bu süre zarfı içerisinde de peşindekiler git gide demorelize olacaktır.

David Fincher sinemasının vadettiği şekilde, sağlam bir gerilim ve kovalamacanın yeniden karşımıza çıktığı Zodiac, Amerika tarihinin en gizemli seri katilinin izini süren, birtakım inanmış adamların hikâyesini odağına alırken, bir yandan da sıra dışı bir şekilde ilerleyen cinayet soruşturmasının tüm detaylarını ortaya koymaktadır. Keza Zodiac’ın arkasında hiçbir soru işareti bırakmamaya gayret eden tavrı, filmin ayaklarının yere bu denli sağlam basmasına olanak sağlamaktadır.

Film bir yandan izleyenlerini amansız bir cinayet soruşturmasının ortasına bırakırken, bir yandan da karakterlerin özeline eğilerek, bu seri katilin onların hayatını nasıl etkilediğine de parantez açmaktadır. Nitekim bu durumun filmin realitesine birebir etki ettiğini de dile getirmekte yarar var. Keza David Fincher gibi bir ustanın attığı her adımın bilinçli ve bütüne hizmet eder türden olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz.

Başrollerini Mark Ruffalo, Jake Gyllenhaal ve Robert Downey Jr. gibi günümüzün popüler simalarının paylaştığı Zodiac, filmde de yer alan karikatürist Robert Graysmith’in kitabından senaryolaştırılmış ve David Fincher’ın eşsiz yorumuyla beyazperdeye uyarlanmıştır.

The Curious Case of Benjamin Button (Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi – 2008)

The Curious Case of Benjamin Button (Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi – 2008)Brad Pitt ve David Fincher ikilisinin yeniden buluşmasını müjdeleyen The Curious Case of Benjamin Button, yönetmenin alışılagelmiş gizemli ve heyecanlı filmografisinin bir nebze dışında seyreden ve dramatik yoğunluğu daha fazla olan bir yapıyla karşımıza gelmektedir. Aynı zamanda en iyi romantik filmler arasında da sayabileceğimiz bir yapıttır.

Birinci Dünya Savaşı sonlarına uzanıyoruz. O dönem New Orleans’ta saatçilik yapan kör bir adam, savaşa gidenleri geri getirme umuduyla, tersine akan bir saat üretir. Onun ürettiği bu saat, savaşa gidenleri geri getiremez belki ancak bir mucizenin doğmasına neden olur. O mucizenin adı da Benjamin Button’dır. Savaşın sona erdiği gün dünyaya gelen Benjamin Button, anne karnından 80 yaşındaki haliyle çıkar ve hayat saati geriye doğru akar. O, bebeklikten yaşlılığa evirilen sıradan bir çocuk olarak değil; yaşlılıktan, bebekliğe doğru gidecek bir kaderle dünyaya gelmiştir. Bu dakikadan itibaren, Benjamin Button’ın tüm hayatı boyunca karşılaştığı olaylara, tarihi gelişmelere ve onun sıra dışı aşkına tanıklık ederken; bir yandan bu adamın yaşadıklarına üzülecek bir yandan da hayranlıkla izlemekten kendimizi alıkoyamayacağızdır.

Bir kitap uyarlaması olarak karşımıza gelen ve özgün hikâyesiyle ilk anda dikkatleri üzerine çekmeyi başaran Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi’nin en büyük artısı, kuşkusuz David Fincher ve Brad Pitt arasındaki uyum. Yönetmen ve favori oyuncusu işbirliğinden doğan film diğerleri gibi üst düzey bir başyapıt olmuştur.

Sıra dışı bir adamın, sıra dışı bir hayat hikâyesinin anlatıldığı Benjamin Button, bu yönüyle yer yer Tom Hanks’in Forrest Gump’ını hatırlatsa da dramatik öğelerinin daha yoğun olması ve Benjamin Button’ın nevi şahsına münhasır kişiliği ile ayrılması hasebiyle oldukça farklı bir yerde konumlanmaktadır. Nitekim karakterin hayat saatinin tersine akması nedeniyle filmi fantastik bir hikâye olarak da nitelendirmek de mümkün.

The Social Network (Sosyal Ağ – 2010)

The Social Network (Sosyal Ağ – 2010)Birkaç düşman edinmeden, 500 milyon arkadaşa ulaşamazsın!

Malum, 10 yıllık dönemin en büyük teknolojik gelişmelerinden biri de Facebook. İlk başta, ilkokul arkadaşlarınızı bulacaksınız mottosuyla çıkan ve daha sonrasında A’dan Z’ye her bir bireyin kullandığı en büyük arkadaşlık platformuna evirilen Facebook, günümüzde dahi popülaritesini yitirmeden güncelliğini korumaktadır. Sitenin kurucusu Mark Zuckerberg’in meşhur olduğu yıllarda David Fincher tarafından çekilen The Social Network ise hem bu popüler sitenin kuruluşunu merceğine alıyor hem de Zuckerberg’in bu süre zarfı içerisinde, “Zafere giden her yol mubahtır” görüşüyle neler yaptığını tüm gerçekliği ile ortaya koyuyor. Bu özelliği ile başarı-azim konulu en iyi filmler arasında yer almaktadır.

Harvard’da öğrenci olan Mark, kız arkadaşı tarafından terk edilmiş ve bu sinirle üniversitenin veri tabanına sızmıştır. O, Facemash adını verdiği bir uygulama ile okuldaki kızları eşleştirip, hangisinin daha güzel olduğunu oylamaya sunmaktadır. Tabii onun yaptığı bu durum okul yönetimin tepkisini çekmiş ve onun Facebook’u kurması konusundaki ilk kıvılcımı ateşlemesine olanak sağlamıştır. Bu dakikadan sonra Zuckerberg’in yükselişine ve yakın çevresi ile olan iletişimine tanıklık ettiğimiz The Social Network, etkileyici diyaloglarıyla bezeli yapısıyla izleyenlerini filmin içine çekmeyi başarmaktadır.

The Social Network’u özel kılan ve diğer yükseliş hikâyelerinden ayıran yegâne unsur, kral çıplak diyebilmesinde gizli. Özellikle Mark Zuckerberg’in Facebook’un kuruluş aşamasında, yakın çevresine attığı kazıklar ve onların arkasından çevirdiği dolapların açık bir şekilde resmedilmesi, bu yükseliş hikâyesinin pek de masumane şekilde gerçekleşmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Tüm bunların yanında Zuckerberg’in kendi içinde yaşadığı çıkmaza da eğilen film, karakterin yaşadığı gelgitleri ortaya koyarak da seyir zevkini yukarılara doğru çekmektedir.

Gelgelim filmin yönetmeni David Fincher’a. Onu, gerilim dozajı yüksek filmlerle sevdiğimiz aşikâr. Ancak en başta Benjamin Button ve daha sonra da The Social Network ile devam eden değişimi, yönetmenin mizansen kurmadaki başarısını da açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Nitekim The Social Network’ün yenilikçi kurgusu ve izleyenleri içine çeken biçemi, filmi bir başyapıt hüviyetine çıkaran unsurlar olarak öne çıkmaktadır.

Özellikle Jesse Eisenberg’in Mark Zuckerberg rolünde döktürdüğü filmde ona başrolde eşlik eden Justin Timberlake, Andrew Garfield, Rooney Mara gibi yeni dönemin genç isimleri de filmin seyir zevkine birebir etki etmektedir. Facebook gibi popüler bir konudan, anlatımı böylesine güçlü bir film çıkardığı için David Fincher’ın da tüm övgüleri hak ettiğini dile getirmekte yarar var. Nitekim yönetmen bu başarısını Golden Globe’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kucaklayarak da taçlandırmıştır.

The Girl with the Dragon Tattoo (Ejderha Dövmeli Kız – 2011)

The Girl with the Dragon Tattoo (Ejderha Dövmeli Kız – 2011)David Fincher’ın The Social Network’ün hemen akabinde çektiği film, dönemin oldukça ses getiren kitaplarından olan Ejderha Dövmeli Kız idi. Nitekim bir kez daha popüler bir konudan beslenmeyi seçen Fincher, ustalığına yaraşır bir film ortaya koymayı ihmal etmemiştir.

İyi bir gazeteci olan ancak asılsız bir haberle kandırılan Mikael Blomkvist, bunun neticesinde oldukça meşhur bir iş adamını yok yere suçlamıştır. Bu dakikadan itibaren adını temize çıkarmak için uğraşan Mikael’in yolunun İsveç’in zengin iş adamlarından Henrik Vanger ile kesişmesi, onun başını git gide daha da fazla belanın içine sokmasına neden olacaktır. Nitekim Henrik uzun zamandır kayıp olan yeğeninin bulması için Mikael’i görevlendirmiş ve olaylar iyiden iyiye çıkmaza doğru sürüklenmektedir. Tam bu süre zarfı içerisinde Mikael’in geçmişini araştırmak için görevlendirilen Lisbeth Salander’in hikâyeye dâhil oluşu, filmi iyice kaotik bir ortama doğru sürükleyecektir.

En iyi polisiye-macera kitapları arasında yer alan romandan, yine usta bir yönetmen tarafından sinemaya uyarlanan Ejderha Dövmeli Kız, şüphesiz David Fincher’in izleyenlerine aktardığı gerilim ve gizem sosuyla daha değerli bir hal kazanmaktadır. Buna ek olarak başrolde yer alan ve James Bond serisinden de yakinen tanıdığımız Daniel Craig’in ortaya koyduğu performans parmak ısırtacak cinsten.

İlk olarak 2009 yılında sinemaya uyarlanan ve İskandinav ruhunu üst düzey aktarması hasebiyle oldukça fazla değerli bir noktada konumlanan Ejderha Dövmeli Kız, hemen iki yıl sonra usta yönetmen David Fincher tarafından beyazperdeye uyarlanırken, esasen birçok soruyu da beraberinde getiriyordu. İlki kadar muazzam olur mu? Yahut Fincher bunu ne ölçüde başarır derken, yönetmen neden usta sıfatıyla anıldığını bir kez daha dosta düşmana kanıtlayarak, anlatımı oldukça güçlü olan bir filmi önümüze getirmiştir. Bu nedenle iki filmin de ayaklarının yere oldukça sağlam bastığını dile getirebilmekteyiz.

Başrollerini Daniel Craig ile birlikte Rooney Mara ve Christopher Plummer’ın paylaştığı film, yalnızca Amerika’da değil, tüm dünyada büyük bir sükse yaparak, vizyonun en fazla kazananlarından biri olmayı da başarmış ve Fincher büyüsünü izleyen herkese olanca realitesiyle aktarmayı bilmiştir.

Gone Girl (Kayıp Kız – 2014)

Gone Girl (Kayıp Kız – 2014)Halihazırda David Fincher’ın son filmi olma özelliği taşıyan Gone Girl, izleyen herkesi gerim gerim geren atmosferi ve akıllarda oluşturmayı bir görev bildiği soru işaretleri ile eşsiz bir seyirlik olarak önümüze gelmektedir.

Nick ve Amy evliliklerinin 5. yıldönümünü kutlamaya hazırlanmaktadır. Ancak ilginç bir şekilde Amy bir anda ortadan kaybolur. Ve ortaya çıkan tüm deliller, Amy’i Nick’in öldürdüğünü işaret etmektedir. Nick, her ne kadar masum olduğunu ispat etmeye çalışsa da git gide çamura doğru saplanmaktadır. Ancak yaşanan her şey, atılan her bir adım Amy’nin kocası Nick’e kurduğu tuzaklardan ibarettir. Bu dakikadan sonra, bir kadının elinden geleni ardına koymayışına ve onun dâhiyane planına tanıklık ettiğimiz Gone Girl, heyecan dozajının bir an olsun azalmadığı ve gerilimi diri tutan yapısıyla izleyenlerinin pür dikkat bir şekilde ekrana kilitlenmesine olanak sağlamaktadır.

David Fincher’ın son dönemdeki zirve projelerinden olan ve bir kadının kızdığında neler yapabileceğinin göstergesi olan Gone Girl, kuşkusuz ki başrolde yer alan ve şeytani bakışlarıyla insanın içine korku salan Rosamund Pike’ın destansı performansıyla şahlanmaktadır. Nitekim Pike, endamı ile bir yandan izleyenlerin gönlünü fethederken bir yandan da eşine az rastlanacak türden bir zekâyla herkese korku saçmayı başarmaktadır. Bu şekilde beyin yakan filmler arasında yer alması da sağlanmıştır.

Gillian Flynn’ın aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanan film, kuşkusuz senaryosu ile öne çıkan bir film. Nitekim bir sonraki hamlenin her daim gizemini koruduğu film aynı zamanda usta yönetmen David Fincher’ın türe hâkim dokunuşları ile de daha bir değerli hale gelmektedir. Bu da filmi ilk dakikasından son dakikasına kadar belirli bir gerilimin üzerinde seyretmesine olanak sağlayıp, seyir zevkini deyim yerindeyse arşa çıkarmasına katkı sağlamaktadır.

Sinematografisi ile hayranlık uyandıran, karanlık atmosferinden muazzam bir gerginlik oluşturmayı başaran Gone Girl, ilk bir saatlik bölümünde gizemli atmosferini doruğa ulaştırdıktan sonra, ikinci yarısında daha çok karakterlerin özeline inip, izleyenlerini iyiden iyiye filmin büyüsüne ortak etmeyi başarmaktadır. Rosamund Pike’a başrollerde eşlik eden Ben Affleck ve How I Met Your Mother’ın Barney Stinson’ı olarak tanıdığımız Neil Patrick Harris’in ise üzerine düşeni fazlasıyla yapması, filmi usta işi bir seyirlik haline getirmektedir.

Bir David Fincher harikası olarak karşımıza gelen Gone Girl, bir karı-koca ilişkisine açtığı sıra dışı parantezle oldukça özgün bir hikâye vadederken, bir yandan da izleyen herkesi büyük bir gerilimin ortasına bırakmasıyla oldukça değerli bir noktada konumlanmayı başarmaktadır.




Yorumları Görmek İçin Tıklayın

Diğer yorumlar ( 0 )

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir