Paylaşım

Al Pacino Kimdir? En İyi Unutulmaz Filmleri Listesi


 

Delici bakışları, ayakları yere sağlam basan tavrı ve yüzünden asla eksik olmayan ciddiyeti… İşte Al Pacino kimdir, en iyi filmleri hangileridir merak edenler için hazırladığımız listemiz:

Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından biri olarak kabul gören ve büründüğü mafyatik karakterle kalbimizi fetheden Al Pacino’dan biraz bahsedelim istedik. Oynadığı her filmi popüler yapan ve daha da önemlisi adını bir marka haline getiren bu dünya yıldızını siz de daha yakından tanımak istiyorsunuz değil mi? O zaman doğru yerdesiniz; çünkü şimdi sizlerle Al Pacino kimdir, hangi filmlerde boy göstermiştir konularında bilgiler vereceğiz.

The Godfather serisindeki sert duruşuyla taraflı tarafsız herkesin saygısını kazanan Al Pacino daha birçok filme popülerlik kazandırmıştır. Dilerseniz efsanevi oyuncunun her biri başyapıt niteliğinde olan en iyi filmleri ve kısaca hayatı ile sizleri baş başa bırakalım.

Navigasyon

Al Pacino Kimdir?

Al Pacino Kimdir?Al Pacino ya da gerçek ismiyle anmak gerekirse Alfredo James Pacino 25 Nisan 1940’ta New York’ta dünyaya gelmiştir. Genç yaşlarda oyunculuğa merak salan Al Pacino, ilk olarak tiyatro sahnesinin tozunu yutan bir mekteplidir. Yeteneğini, sahnelerde yoğuran ve burada büyük tecrübeler edinen oyuncu, daha sonrasında sinemaya adım atarak Me, Natalie (1969) filminde rol almıştır. Her ne kadar bu filmde küçük bir rolle karşımıza çıksa da yeteneği fark edilmeyecek cinsten değildi. Onun asıl tanınmasına yol açan ve adeta ne denli büyük bir oyuncu olacağının ilk sinyallerini verdiği film ise 1971 yapımı The Panic in Needle Park’tır. Film 1971 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye aday olmuş ancak kazanamamıştır. Bu yine de Al Pacino’yu zirveye taşıyacak en önemli adımlardan biri olarak tarih sayfalarındaki yerini almıştır.

Bu filmdeki başarılı performansı, ona adını efsaneler arasına yazdıracağı The Godfather’ın kapılarını ardına kadar aralayacaktı. Nitekim Francis Ford Coppola’nın yönetmenliğini yaptığı filmin, sinema tarihinin en büyük başyapıtlarından biri olduğunu söylememize dahi gerek yok. Ancak başından sonuna kadar doğru tasarlanmış böylesi bir projede Al Pacino’nun da üzerine düşeni fazlasıyla yaptığını ve The Godfather’ın başarısına fazlasıyla katkı sağladığını da belirtmemiz gerekir. Onun filmdeki üst düzey performansı ise otoriteler tarafından es geçilmemiş; Golden Globe ve Akademi başta olmak üzere birçok festivalde adı övgü sözcükleri içerisinde yer bulmuştur.

Tabii, Al Pacino efsanesinin The Godfather serisi ile sınırlandırılamayacağını en başta söylemekte yarar var. Nitekim o; Scarface, Serpico ve birazdan adını sayacağımız birçok filmde ustalıkla arz-ı endam ederek de başarısını her defasında kanıtlamayı başarmıştır. Al Pacino’yu özel yapan unsurların başında ise kuşkusuz, işine duyduğu saygı gelmektedir. O, kendisine verilen her rolün altından kalkmayı başaran ve hayat verdiği karakterlerin ruh halini izleyenlere aktarma konusunda da emsaline az rastlanacak türden bir yeteneği temsil etmektedir. Eğer ki onun bir filmini izlerken kendinizi hikâyenin derinlerde kaybolmuş gibi hissediyorsanız kuşkusuz bunun birincil müsebbibi karizmatik duruşuyla beliren Al Pacino’dur.

Onu özel yapan detaylardan biri de, kariyerinin en parlak olduğu dönemde reddettiği filmlerdir. Nitekim Al Pacino, her filmde yer almayı kolay kolay kabul etmeyen ve yalnızca inandığı karakterlere bürünmeyi seçen bir oyuncudur. Die Hard (Zor Ölüm), Kramer vs. Kramer (Kramer Kramer’e Karşı), Pretty Woman (Özel Bir Kadın) ve en önemlisi Star Wars serisindeki Han Solo, onun reddettiği işlerden yalnızca birkaçıdır. Şöyle dönüp arkamıza yaslandığımızda, Harrison Ford’la beraber efsaneleşen Han Solo karakterini, Al Pacino’nun canlandırdığını düşünmek, açıkçası şu an “evlerden ırak” durumunu temsil etmektedir. Evet, sana birçok methiye düzebiliriz Al Pacino ancak, Han Solo’yu reddettiğin için de ayrıca teşekkürü hak ettiğini belirtmemiz gerekir.

Kariyeri boyunca birçok başarılı ve kültleşen performansın altına imzasını atan Al Pacino, esasen Akademi jürisiyle arası pek iyi olmayanlardan. 8 kere Oscar ödülün aday gösterilen usta oyuncu, yalnızca Scent of a Woman filmindeki performansıyla Oscar’a uzanabilmiştir. Nitekim usta oyuncunun ödülü kazandığı 1993 yılından beri de herhangi bir dalda adaylığı bulunmamaktadır.

En İyi Al Pacino Filmleri

Pekâlâ, yıllar yılı evlerimize konuk olan ve büründüğü her karakterle kendisine hayran bırakmayı başaran Al Pacino’nun filmlerine daha yakından bakmaya ne dersiniz? Yalnızca bir dönem değil, her dönem ustalığıyla adından söz ettiren ve özellikle girdiği sert rollerle hafızalara kazınan Al Pacino’nun en iyi ve en unutulmaz filmleri karşınızda.

The Panic in Needle Park (Esrar Bitti – 1971)

The Panic in Needle Park (Esrar Bitti – 1971)Al Pacino’nun ilk defa başrolde yer aldığı ve yeteneğiyle adeta gümbür gümbür gelen ayak seslerinin müjdecisi olan The Panic in Needle Park, uyuşturucu batağına saplanmış Bobby ve Helen’in çarpıcı hikâyesi konu edilmiştir. Ayrıca en iyi uyuşturucu filmleri arasında da yer almaktadır.

Geçimini sağlamak için torbacılık yapan ve sağlam da bir bağımlı olan Bobby, uyuşturucu satmak için gittiği evlerden birinde genç Helen ile karşılaşır. İlk gördüğü anda bu güzel kıza tutulan Bobby, Helen’i elde etmek adına elinden geleni yapmaktadır. Nitekim bu genç kızın da içinde bulunduğu sıkıntılı durum Bobby ile yakınlaşmasına olanak sağlayacaktır. Ancak Bobby’nin uyuşturucu ile olan yakın münasebetinden nasibini alan Helen, git gide Bobby’e benzeyecek ve deyim yerindeyse bu batağın içine saplanacaktır. Bu dakikadan itibaren bu iki aşığın içinde bulundukları çaresiz durumu sarsıcı bir şekilde ele alan film, bir yandan da uyuşturucu batağının insanı sürüklediği çıkmazı realist bir biçimde resmetmektedir.

Needle ismindeki bir parkı merkezine alan ve buradaki bağımlıların uyuşturucu bulmak adına girdikleri zorlu süreci ele alan film, kuşkusuz anlatısındaki vuruculuğu ile öne çıkmaktadır. Nitekim Bobby ve Helen’in içinde bulunduğu bu zorlu süreç, okullarda ders olarak okutulması gereken ve uyuşturucunun kötü etkilerini tüm gerçekliği ile ortaya döken usta işi bir film olarak öne çıkmaktadır. Çekildiği yıl Helen karakterine hayat veren Kitty Winn’e Cannes Film Festivali’nden En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran The Panic in Needle Park, aynı zamanda Al Pacino’ya da The Godfather’ın kapılarını aralaması hasebiyle ayrı bir noktada konumlanmaktadır.

The Gotfather (I, II, III – 1972, 1974, 1990)

The Gotfather (I, II, III – 1972, 1974, 1990)Al Pacino’nun tam anlamıyla bir başrol olduğu ve tüm yeteneğiyle arz-ı endam ettiği ilk The Godfather filmi, şüphesiz sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmış bir başyapıttır. Nitekim bu efsanevi filmin devamı niteliğinde çekilen The Godfather II ve III’te en az ilk film kadar destansı olduğundan, üçünü bir arada ele almanın en doğru olacağı kanısındayız. Zaten bu seri, birçoğumuzun unutulmaz efsane filmleri listesinde de yerini alıyor değil mi?

The Godfather serisi, yalnızca mafya yapılanmasına attığı özgün bakış açısıyla değil aynı zamanda da bir ailenin içinde vuku bulan iktidar savaşlarını resmetmesi hasebiyle de oldukça özel bir yerde konumlanmaktadır. Mario Puzo’nun her sayfası değerli olan kitabından, Francis Ford Coppola tarafından beyazperdeye aktarılan serinin ilk filmi, Marlon Brando’nun hayat verdiği Don Vito Corleone karakterinin varlığı ile serinin en iyisi olarak anılmaktadır. Nitekim bu filmde henüz toy olan Michael Carleone’nin de babasından edindiği tecrübeler, izleyenleri filmin büyüsünün ortasına doğru çeken en önemli unsurlardan biri olarak belirmektedir.

Al Pacino’nun hayat verdiği Michael Carleone karakterinin kendi halinde sıradan bir genç iken, yavaş yavaş bir mafya babasına evirilmesini ve sonrasını anlatan The Godfather serisi, etkileyici diyalogları, retro havası ve hafızlardan silinmeyen sekanslarıyla hala ilk günkü güncelliğini korumaktadır. Sahi, at kafası ya da yerde yuvarlanan portakal denildiği zaman sizin de aklınıza ilk olarak The Godfather gelmiyor mu?

İlk filminden son filmine kadar her bir anı değerli olan ve bu nedenle tarihin en iyilerinden hatta en iyisi olarak anılan The Godfather serisi, yalnızca kendisinden sonra gelecek filmlere örnek teşkil etmekle kalmamış aynı zamanda bir seri nasıl olmalı sorusunun cevabını da açık bir şekilde ortaya koymuştur.

İlk iki filmde, genç yaşına rağmen bir an olsun sırıtmayan ve anlatının gücüne güç katan performansıyla karşımıza gelen Al Pacino ise kuşkusuz The Godfather serisinin en önemli yapı taşı olarak belirmektedir. Nitekim onun oynadığı Michael Carleone rolü, öncesinde Jack Nicholson’a teklif edilmiş ancak usta oyuncu tarafından bu rol reddedilmiştir. Esasen, Al Pacino’dan yoksun bir The Godfather serisinin, Zeki’siz Metin’den, Alex’siz Fenerbahçe’den bir farkı olmayacağını da açıkça dile getirmek gerekli.

Serpico (1973)

Serpico (1973)Al Pacino, ilk The Godfather filminde tüm yeteneğini konuşturunca, doğal olarak da Hollywood’un aranan aktörlerinden biri olarak öne çıkmaktaydı. Bu popülarite ona, hemen bir yıl sonrasında bir başka usta sinemacı olan Sidney Lumet ile Serpico’da çalışma şansını doğurmuştur.

Al Pacino’nun filmin başkarakteri olan ve aristokrat yapısıyla filmin diğer tüm ana etmenlerinden ayrılan Frank Serpico’ya hayat verdiği film, akademiden yeni mezun olan Serpico’nun dedektif rozeti alabilmek için çabaladığı uzun bir süreci odak noktasına almaktadır. O, New York sokaklarını daha yaşanabilir yapmak için uğraşmakta; bunun içinde işine oldukça sadık ve asla rüşvet almayan bir polis profili çizmektedir. Ancak onun, rüşvetten her daim uzak duruşu en başta savaş verdiği şehrin kötülerini daha sonrasında da onlarla işbirliği yapan diğer polisleri tedirgin etmektedir. Onun tüm bu yaşananlardan sonra git gide yalnız kalması ise Serpico’nun hayatından endişe duymasına neden olacaktır.

Temiz kalmak için çabalayan ve tek hedefi etik bir şekilde yükselmek olan bir polisin tüm dünyaya karşı verdiği savaşın anlatısı olan Serpico, bir yandan anlattığı hikâyenin cazibesiyle izleyenlerini içine çekerken bir yandan da Al Pacino’nun bir hippiyi andıran tarzıyla da ilgi odağı olmayı başarıyor. O ana kadar görüp görebileceğimiz en sıra dışı Al Pacino portresinin çizildiği filmin yönetmen koltuğunda ise, 12 Angry Men (1957) gibi bir başyapıtın altına imzasını atan efsanevi yönetmen Sidney Lumet oturmaktadır.

Dog Day Afternoon (Köpeklerin Günü – 1975)

Dog Day Afternoon (Köpeklerin Günü – 1975)Al Pacino’nun ilk yıllarında ne denli doğru bir kariyer planlaması yaptığının somut bir kanıtı olarak karşımıza gelen Dog Day Afternoon, 1972 yılında vuku bulan gerçek bir soygun hikâyesini odak noktasına almaktadır.

Soygun hikâyelerinin öncülerinden biri olarak kabul gören Dog Day Afternoon, Sonny ve Sal adındaki iki pervasızın Brooklyn Bankası’nı soyma girişimini merkezine alır. Onların bu bankadaki insanları rehin alması ve 14 saat süren bir pazarlık sürecinin anlatıldığı film, bireylerin psikolojik gelgitlerine parantez açmasının yanı sıra, sürprizlere açık yapısıyla da fark yaratmaktadır. Heyecanın bir an olsun düşmediği ve gerilimin anbean korunduğu Dog Day Afternoon, özellikle suçlu ve kahraman kavramları arasında giden Sonny vesilesiyle tadına doyulmaz bir seyirlik halini almaktadır. Böylece en iyi soygun filmleri arasında yerini sağlam bir şekilde alıyor.

Al Pacino’nun başından sonuna dek oyunculuk resitali sunduğu film, bir yandan da olanca gerçekçiliği ile vuruculuğunu üst seviyelerde tutmayı başarmaktadır. Özellikle rehine ve soyguncular arasındaki ilişkinin özgün bir şekilde anlatılması, filmi daha değerli bir noktada konumlandırmamıza olanak sağlamaktadır.

Serpico’da beraber çalışan Sidney Lumbet-Al Pacino, yönetmen ve favori oyuncuları arasında girerek muhteşem bir ikili olduklarının kanıtı niteliğindeki Dog Day Afternoon, referans aldığı gerçek hikâyeden bir an olsun şaşmayan ve o anın gerginliğini olanca realitesiyle aktaran bir film olarak da öne çıkmaktadır. Çok sıcak günler için kullanılan “Dog Day” teriminden ismini alan film, tüm bu güneşli atmosferine tezat bir şekilde oldukça çarpıcı ve kan donduran bir hikâye servis etmesiyle muadillerinden ayrılmaktadır.

Scarface (Yaralı Yüz – 1983)

Scarface (Yaralı Yüz – 1983)Gömleğinin üst düğmeleri açık, boynundaki altın künyeyi dosta düşmana gösterircesine belirgin kılan ve önünde duran yarım bardak viskisiyle arz-ı endam eden Tony Montana pozunu hangimiz unutabiliriz ki? İlk olarak 1932 yılında Howard Hawk ve Richard Rosson yönetmenliğiyle çekilen Scarface, kuşkusuz Al Pacino’nun destansı oyunculuğuyla hafızalara kazınmış ve bir başyapıt hüviyetine kavuşmuştur. Aynı zamanda oynadığı karakterle özdeşleşen oyuncular arasına da adını yazdırmıştır.

Sıfırdan zirveye gidişin epik bir hikâyesi olan Scarface, Küba’dan Miami’ye gelen genç Tony Montana’nın, hırslı ve bir o kadar da idealist yolculuğunu odak noktasına alır. O bir hiç olarak geldiği bu ülkede, en başta uyuşturucu baronu Loggia’nın buyruğu altına girer. Ancak onun tüm hayatını emir kulu olarak geçirmeye hiç mi hiç niyeti yoktur. O, esasen Amerikan Rüyası’nın gerçekleştirmek adına bu topraklara gelmiştir. Nitekim kendisine koyduğu hedef doğrultusunda adım adım ilerleyen ve bu yolculuk esnasında kendine bolca düşman edinen Tony Montana, bu engebeli yolda ilerlerken, ona hayran olmamak neredeyse imkânsız bir süreç halini almaktadır. Şiddet ve argonun her daim gün yüzünde olduğu ve farklı yapısıyla henüz ilk dakikasında izleyenleri içine çeken Scarface, tarihte eşine az rastlanan türden bir aurayla izleyenlerini büyülemeyi başarmaktadır.

Scarface’in senaryosunun altına imzasını atan Oliver Stone’un, hikâyeyi oluştururken çoğunlukla uyuşturucu etkisinde olduğunu itiraf ettiği film, kuşkusuz efsanevi yönetmen Brian De Palma’nın da kendine has anlatımıyla şaha kalkmaktadır. Vuruculuğundan bir an olsun ödün vermeyen, etkileyici diyalogları ile izleyenlerini içine çeken ve de en önemlisi Al Pacino’nun Tony Montana’yı anbean yaşayan duruşuyla arz-ı endam eden Scarface, kuşkusuz tarihin en iyi filmlerinden biri olarak anılmaya ve hatırlanmaya devam edecektir.

Glengarry Glen Ross (Amerikalılar – 1992)

Glengarry Glen Ross (Amerikalılar – 1992)Davet Mamet’in kaleme aldığı bir tiyatro oyununun beyazperdeye aktarımı olan Glengarry Glen Ross, parayı merkezine alan ve işini kaybetmemek adına elinden geleni ardına koymayan bir ofis dolusu satış elemanının yaşadıklarını odak noktasına almaktadır.

Satış hedeflerini tutturamayan bir emlak ofisine, onlara son bir uyarı çekmek adına gelen Blake, bir ofis dolusu insanın trajikomik bir döngü içerisine girmesine neden olacaktır. Nitekim bu yarışmada birinci yahut ikinci olamayan herkes kovulacaktır. Kapitalist sistemin dayatmasını kendine has bir üslupla anlatan film, her ne kadar ilk yarısında zayıf bir görüntü çizse de özellikle Al Pacino’nun dâhil olduğu ikinci yarıyla birlikte anlatısını yukarılara doğru taşımaktadır.

Göründüğü her bir sekansta gerek mimikleri gerekse karizmasıyla filmi değerli kılan en önemli unsurlardan olan Al Pacino, bu sefer biraz daha aklıselim bir karakter olarak karşımıza gelmektedir. Farklı rollere de başarıyla bürünebileceğinin ilk sinyallerini burada veren usta oyuncu, böylesine doğal ve gösterişten uzak bir şekilde ilerleyen bir filmin de en çok dikkat çeken detaylarından olmayı başarıyor.

James Foley’in yönetmen koltuğunda oturduğu filmin oyuncu kadrosu ise yıldızlar geçidini anımsatmaktadır. Al Pacino’nun yanı sıra; Jack Lemmon, Alec Boldwin, Alan Arkin, Ed Harris ve Kevin Spacey gibi başarılı oyuncuların yer aldığı film, yer yer mizahi bir hal alarak da seyir zevkini üst seviyede tutmayı başarabilmektedir.

Scent of a Woman (Kadın Kokusu – 1992)

Scent of a Woman (Kadın Kokusu – 1992)Al Pacino’nun tüm filmografisi bir yana Scent of a Woman bir yana! O sert, ciddi ve tehlikeli karakterleri bir çırpıda unutturan, naif ve sanattan anlayan bir adamı karşımıza getiren Al Pacino, esasen ne denli büyük bir yeteneği bünyesinde barındırdığını, bu filmle bir kez daha dosta düşmana kanıtlamıştır.

Genç Charlie harçlığını çıkarmak adına kör bir emekli albayla, tüm hafta sonu boyunca ilgilenecektir. En başta kabul ettiği bu işin hiç zor olmayacağını ve oturduğu yerden para kazanacağını hayal eden Charlie’nin Emekli Albay Frank Slate ile tanıştıktan sonra ise tüm fikirleri değişecektir. Nitekim askeri disiplinle yetişmiş bu ilginç adamın, hafta sonu evde oturmaya hiç ama hiç niyeti yoktur. Bu dakikadan itibaren film, Charlie’nin Frank Slate ile olan maceralarına ortak ederken, bir yandan da izleyenlerinin yüzünde tebessüm oluşturmayı ihmal etmemektedir.

Kadınlar, şarap ve tangonun ön planda olduğu, sonrasında ise güçlenen bir dostluğu huzurlarımıza getiren Scent of a Woman, kuşkusuz Al Pacino’nun destansı performansıyla değer kazanmaktadır. Onun, kör bir adama adeta karakteri yaşayarak hayat vermesi, filmi bu denli özel kılan en önemli detay olarak öne çıkmaktadır. Nitekim onun bu performansı, arasının pek de iyi olmadığı Akademi’nin dahi gözünden kaçmamış ve ona 1993 yılının En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırmıştır.

Bu efsanevi tango sahnesini de sizlerle paylaşmak isteriz:

İlk dakikasından son dakikasına kadar, seyir zevkinin asla düşmediği ve anbean izleyenlerini büyüleyen duruşuyla karşımıza gelen Scent of a Woman’ın en akılda kalıcı sahnesinin Al Pacino’nun tüm zarafetiyle dans ettiği anlar olduğunu söylemekte de yarar var. Bu sahne, usta oyuncuya duyulan hayranlığı arttırmasının yanı sıra, sinema tarihinin de kültleri arasına girmeyi başarmıştır.

Carlito’s Way (Carlito’nun Yolu – 1993)

Carlito's Way (Carlito’nun Yolu – 1993)Scarface ile gönüllerimizi fetheden Brian De Palma-Al Pacino ikilisinin yeniden buluşmasını müjdeleyen Carlito’s Way, en az Scarface kadar destansı ve vurucu bir film olarak karşımıza gelmektedir.

1970’lerin Manhattan’ına doğru uzanıyoruz. Hapisten yeni çıkan ve eski suçlu kimliğini bir kenara koyarak, huzurlu bir hayat yaşamak isteyen Carlito’nun peşini geçmişi bir türlü bırakmaz. Bir bar işletmeye başlayan ancak buna rağmen hala suç dünyasının içinde sıyrılamayan Carlito, git gide batağın içine doğru sürüklenmektedir. Onun bu ikilimde kalışının anlatısını, realist bir şekilde resmeden Carlito’s Way, mafyatik unsurları odak noktasına yerleştirerek suç dünyasının tüm görülmeyen taraflarını ortaya koyarken, bir yandan da temiz kalmak adına çırpınan bir adamın serzenişlerini betimlemektedir.

Bir dönem hikâyesi olan ve bir barda yaşananları merkezine alan film, bu nedenle oldukça retro bir atmosferde izleyenlerini selamlamaktadır. Özellikle barda çalan müzikler ve mekânın kendine has ışıklı yapısı, filmi izleyen herkesin zamanda yolculuk yapmasına olanak sağlamaktadır.

Brian De Palma sinemasından alışkın olduğumuz şekilde, şiddetin her daim ortalarda olduğu Carlito’s Way, Al Pacino’nun her zaman ki usta işi performansından pasajlar sunmasıyla da değerli bir hal almaktadır. Vuruculuğundan bir an olsun ödün vermeyen ve izleyenlerini büyüsüne ortak eden film, mafyayı odağına alan yapımlar arasındaki en dişe dokunur örneklerden biri olarak da öne çıkmaktadır.

Heat (Büyük Hesaplaşma – 1995)

Heat (Büyük Hesaplaşma – 1995)Şöyle arkamıza yaslanıp, mafya filmlerine en çok yakışan iki isim kimdir diye sorsak, kuşkusuz birçoklarının vereceği ortak cevap Al Pacino ve Robert De Niro olacaktır. Yetenekleri tartışmaya kapalı olan ve yer aldıkları her proje ile sükse yapmayı başaran bu iki ismi bir araya getiren Heat, başrolünde yer alan isimlerin büyüklüğüne güvenmekle kalmıyor; aynı zamanda vadettiği hikâyesi ve aksiyonuyla da üst düzey bir film olmayı başarıyor.

Bir tarafta oluşturduğu çeteyle, altından kalkılması zor soygunlara imza atan usta bir hırsız Neil McCauley; diğer tarafta ise çözdüğü dosyalarla adı dilden dile efsane olarak yayılmış dedektif Vincent Hanna. Pekâlâ, bu iki ismin hesaplaşmasında gülen taraf hangisi olacaktır? İşte bu sorudan filizlenen ve üç saate yaklaşan süresi boyunca izleyenlerine muazzam bir seyir zevki armağan eden Heat, akıl oyunlarıyla örülü sağlam bir kovalamacanın beyazperdeye tezahürü olarak karşımıza gelmektedir.

Özellikle Al Pacino ve Robert De Niro’nun karşılıklı oynadıkları sahnelerin hayranlık uyandırdığı film, yalnızca aksiyon tarafıyla değil aynı zamanda etkileyici diyalogları ile de eşsiz bir anlatı servis etmeyi ihmal etmiyor. Yönetmen Michael Mann’in, ustaca kurduğu çatı altından filizlenen ve her bir sekansıyla hayranlık uyandırmayı başaran Heat, The Godfather II’de yer alan ancak karşılıklı oynama fırsatı yakalayamayan Al Pacino ve Robert De Niro’yu da ilk defa aynı karede yer almalarını sağlayarak da takdiri hak ediyor.

Donnie Brasco (Köstebek – 1997)

Donnie Brasco (Köstebek – 1997)Gerçek hayattan uyarlama senaryosu ile henüz ilk saniyesinde ilgi çekmeyi başaran Donnie Brasco, dönemin yükselen yıldızı Johnny Depp ile Al Pacino’yu buluşturan bir köstebek hikâyesi olarak da anımsanmaktadır.

Bir FBI ajanı olan ve mafyanın içine sızan Joe Pistone, bu yeni hayatında Donnie Brasco ismiyle anılmaktadır. Onun, mafyayı çökertmedeki en büyük kozu ise Al Pacino’nun hayat verdiği Lefty olacaktır. Ancak ne var ki Joe, Lefty’nin ona sundukları ve vaat ettikleriyle yer altı dünyasının büyüsüne iyiden iyiye kapılmış ve asıl bağlı bulunduğu FBI’ı unutacak seviyeye gelmiştir. Film bir yandan Joe’nun yani Donnie Brasco’nun arada kalmışlığını izleyenlere aktarırken bir yandan da hayatı hüsranlarla geçen Lefty’nin yükselme çabalarını odak noktasına almaktadır.

İki başarılı oyuncuyu buluşturan ve mafyatik unsurlarıyla yer altı dünyasının gizemli yönünü servis eden film, kuşkusuz Johnny Depp ve Al Pacino’nun üst düzey uyumuyla adından söz ettiren bir film. Türkiye’de Köstebek adıyla vizyona giren ve adıyla müsemma bir şekilde, mafyanın içine sızan bir köstebeğin yaşadıklarını izleyenlerine sunan Donnie Brasco, akıl oyunlarıyla örülü, aksiyonu bol bir film olarak izleyenlerini selamlamaktadır. Yönetmenliğini Mike Newell’ın yaptığı film, Joe Pistone’nin kendi yazdığı kitaptan senaryolaştırılan, gerçek bir hayat hikâyesini anlatmasıyla da önemli bir noktada konumlanmaktadır.

The Devil’s Advocate (Şeytanın Avukatı – 1997)

The Devil's Advocate (Şeytanın Avukatı – 1997)Al Pacino’nun kendini bir nebzede olsa geriye çektiği filmlerden biri olarak karşımıza gelen The Devil’s Advocate, dönemin genç ama parlamaya aday yıldızlarından Keanu Reeves’i huzurlarımıza getirerek de ayrı bir sempatiyi hak etmektedir.

İşinde oldukça başarılı olan ve kendisine verilen her davanın üstesinden kalkma yetisini bünyesinde barındıran avukat Kevin Lomax; haksız olduğunu bile bile müvekkilini temize çıkardığı bir dava sonrası, New York’taki büyük bir hukuk firmasından iş teklifi alır. Hiç düşünmeden bu teklifi kabul eden Lomax’ın yolu, bu büyük hukuk şirketinin sahibi John Milton ile de ilk defa burada kesişir. Bu dakikadan itibaren hayatında anlam veremediği birtakım gariplikler meydana gelen ve özel hayatı çökme noktasına gelen Kevin, içinde bulunduğu bu durumu sorgulamaya başlayacaktır.

Al Pacino ve Keanu Reeves’ı bir araya getiren filmin pırıl pırıl parlayan bir diğer detayı da Mary Ann Lomax karakterine hayat veren Charlize Teron. Nitekim güzel oyuncu bir yandan güzelliği ile büyülerken bir yandan da hikâyenin belirleyici unsuru olarak belirmektedir.

Yönetmenliğini Taylor Hackford’un yaptığı filmde, Al Pacino’nun gözü kara ve hırslı bir adam olan John Milton’a hayat verdiği The Devil’s Advocate, kuşkusuz onun kalitesine yaraşan performansıyla anlatısını güçlendirmeyi de başarmıştır.

The Insider (Köstebek – 1999)

The Insider (Köstebek – 1999)Heat’te birlikte çalışan ve izleyenlerine tadına doyulmaz bir anlatı servis eden Al Pacino-Michael Mann ikilisi, bu sefer akıl oyunlarının yoğunlukta olduğu ve türlü dolapların döndüğü hayli ilginç bir olayı noktasına almaktadır. Biyografi filmleri arasında yer alan The Insider, bir yandan kapitalist çarkı kendine has bir şekilde eleştirirken, bir yandan da tadına doyulmaz bir bulmacayı izleyenlerine armağan etmektedir.

Jeffrey Wigand, ünlü bir sigara firmasının araştırma bölümünde çalışmaktadır. Günün birinde düşüncelerinin şirket politikaları ile uyuşmaması nedeniyle işten çıkartılır. Ancak Jeffrey, bu durumu hazmedemez ve şirketin insan sağlığıyla oynadığı bilgisini devamlı olarak gündemde tutmaya çalışır. Tam da bu noktada yolunun televizyoncu Lowell Bergman ile kesişmesi, ikilinin başına gelecek ilginç hadiseleri de fazlasıyla tetikleyecektir.

Al Pacino’nun başrolü dönemin parlayan yıldızlarından Russell Crowe ile paylaştığı film, aksiyonu minimize edilmiş, tehditlerle örülü bir hikâye etrafına kurulurken, kuşkusuz yönetmen Michael Mann’un mizansen kurmadaki başarısıyla da adından söz ettirmiştir. Özellikle Al Pacino’nun Rusell Crowe’u oyunculuk anlamında destekleyen duruşuyla adeta bir ustayı andırması, filmi bu denli başarılı olarak addetmemize olanak sağlayan yegâne unsurlardan biridir.

2000 yılında düzenlenen 72. Akademi Ödülleri’nde 7 dalda aday gösterilen film, her ne kadar ödül kucaklayamasa da taraflı tarafsız herkesin takdirini toplamayı başarmış ve izleyenlerin gönlünü fethetmeyi başarmıştır.

Insomnia (Uykusuz – 2002)

Insomnia (Uykusuz – 2002)Al Pacino’nun 2000 sonrası yer aldığı filmler içerisindeki en başarılısı olan Insomnia, kuşkusuz onun başroldeki duruşu kadar, yönetmen koltuğunda oturan Christopher Nolan’ın da üstün dehası sayesinde değer kazanan bir film olarak karşımıza gelmektedir.

Will Dormer (Al Pacino), kariyerinde üstün başarılar kazanmış, deyim yerindeyse efsane olarak namı yayılmış bir dedektiftir. Bir cinayet soruşturması için ortağı Hap Eckhart ile birlikte Alaska’ya yollarının düşmesi, esasen birçok sürprizi ve çarpıcı gelişmeyi de beraberinde getirecektir. Özellikle Dormer’ın havanın kararmadığı Alaska’da uykusuzluk problemi çekmesi, onun sağlıklı düşüncelerini git gide yok edecektir. Tam da bu sırada öldürülen genç kızın katil zanlısını yakalamak adına varını yoğunu ortaya koyan Dormer, büyük ve hayati bir yanlışın altına imzasını atarak hem hikâyenin gidişatını bambaşka bir yöne çekecek hem de kendisini büyük bir vicdan azabının ortasına bırakacaktır.

Al Pacino’nun her bir saniyesinde oyunculuk dersi verdiği ve uyuyamayan Will Dormer’a adeta gözleriyle hayat verdiği Insomnia, kuşkusuz gerilimli atmosferinden bir an olsun ödün vermeyen tavrı ve sürükleyiciliği ile de ilgi çekmeyi başaran bir film. Özellikle yönetmen Christopher Nolan’ın genç yaşına rağmen, ustalara taş çıkarırcasına ortaya koyduğu yönetmenlik becerisi, onun gümbür gümbür gelen ayak seslerinin de habercisi niteliğindedir.

Yönetmen-oyuncu işbirliğinin üst düzey uyumlarından biri olarak karşımıza gelen film, izleyenlerini yavaş yavaş içine çeken hikâyesi ve gerilimi iliklerde hissettiren biçemiyle, yalnızca Nolan’ın ya da Al Pacino’nun filmografisinin değil, aynı zamanda milenyumunda en iyilerinden biri olarak öne çıkmayı başarmaktadır.




Yorumları Görmek İçin Tıklayın

Diğer yorumlar ( 0 )

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir