Hayat Boyu Yapılan ve Kişiyi Mutsuzluğa Sürükleyen Büyük Hatalar


74 paylaşım
  Nesrin Bayraktar

Etrafınıza bir bakın! Küçükten büyüğe herkesin bir acelesi, bir telaşı var! Sanki toplu olarak anlaşılmış da bir yerlere yetişilmeye çalışılıyor. Sanki bütün dünyanın sular altında kalacağı haberi dilden dile yayılmış da Nuh’un gemisine ulaşabilmek isteyen herkes sonsuza kadar sürecek bir maratona çıkmış. Tamam tamam, belki biraz mübalağa ediyorum; ama etrafınızda hatta hayatınızda olup bitenleri oturup ciddi ciddi düşündüğünüzde olayı çok da abartmadığımı göreceksiniz. İçinde bulunduğumuz yüzyılın şu bitmek tükenmek bilmez telaşı içerisinde çoğumuz yaşadığımızı zannediyor, aslında hayatta kalmaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz. Belki hiç harcayamayacağımız kadar çok para kazanıyor, şöyle adam gibi keyfini çıkartamayacağımız evler, arabalar alıyor ya da almayı hayal ediyor; ama tüm bunları yaparken eksikliklerin farkına varamıyoruz. Nerede hata yaptığımızı, neden bu kadar koşturduğumuzu, bu koşturmacanın bizi derin bir mutsuzluğa sürüklediğini fark edemiyoruz. Çünkü kime baksak aynı! Kimi düşünsek bizden farklı hayat yaşamadığını görüyoruz. Sonra da “herkes böyleyse bende bir sorun yok demektir” diyerek kendimizi yalan yanlış telkin ediyoruz.

Oysaki durum hiç de öyle değil. Yani herkes hayatını acele içerisinde yaşıyor diye, herkes bizimle aynı çizgide koşuyor diye, doğru olanı yapıyor olamayız. Zira zaman içinde başkaları da bize bakarak doğru yaptığını düşünmeye başlayacak. Zaman öyle bir hal aldı ki bir gerçekten yaşamak var, bir de yaşamaya çalışmak! Ne yazık ki çoğu insan, kolayı ve etraftan gördüğünü seçerek yaşamaya çalışmayı tercih eder hale geldi. Gerçekten yaşayanlara ise Marslı gibi bakılmaya başlandı. Bu hayatın fazla ciddiye alınmaması gerektiğini anlayanlara “o zaten deli, hiçbir şeyi umursamıyor, sorumsuz, ne yaptığının farkında bile değil, böyle gülebildiğine göre tuzu baya kuru” gibi yakıştırmalar yapmak reva görüldü. Yalan mı? Bence hiç değil! Sokakta içinden geldiği gibi gülebilen insanlara şaşkın, kıskanç, hatta bazen de öfkeli gözlerle bakmıyor muyuz? Bütün sevdiklerini karşısına alarak kendi istediği yolda yürümeyi tercih eden kişiler hakkında “sorumsuz, saygısız, asi, hatasını anlayacak; ama çok geç olacak” gibi şeyler söylemiyor muyuz? Tutkularının peşinden gidebilen birini desteklemek gerekirken, onu yerin dibine sokmak için uğraşmıyor muyuz? Evet, yapıyoruz! Üzgünüm, ama hepimiz böyle şeyler yapıyoruz.

Sıradanlaşmayı marifet sayıyor, kendimize sürekli zamanın bunu gerektirdiği yalanını söylüyor, öyle böyle yaşamayı yaşamak sanıyoruz. Oysaki çok geç olana kadar kendimiz için, mutluluğumuz için hiçbir şey yapmadığımızın farkına varamıyoruz. Herkesin yaptığı hataları biz de yapıyor, sonra üstüne bir de “neden?” diyoruz. Neden hayat bu kadar sıkıcı? Çalışıp çalışıp harcayacak fırsatı neden bir türlü bulamıyoruz? Sürekli gelecek hakkında düşünüp endişelenmek yerine neden yaşadığımız anının tadını çıkartamıyoruz? Neden mi? Çünkü en başta da dediğim gibi hep bir acelemiz var. Hep bir yerlere yetişmeye çalıştığımız için yanımızdan geçip giden güzellikleri fark edemiyoruz. Uzun lafın kısası ne biliyor musunuz? Hemen herkes gibi biz de hayatımız boyunca büyük büyük hatalar yapıyor ve mutsuzluğun o korkunç açlığı karşısında el pençe divan durarak teslimiyete razı oluyoruz.

İşte sürekli yaptığımız ve bizi mutsuzluğa sürükleyen hatalar:

Erteliyoruz!

Erteliyoruz!Sürekli yaptığımız hatalardan bir tanesi bu! Yani zamanın koşuşturmacası içinde bir şeyleri sürekli erteliyoruz. Aslında bir şeyleri de değil! Ertelediğimiz şey genellikle bizim mutluluğumuz oluyor. O an bir şey yapmak istiyor, ama zamanımız olmadığı için “neyse, sonra yaparım” diyoruz. Sadece 2 saat uzaklıkta olan merak ettiğimiz bir mekana gidemiyor, yıllarca aynı şehirde yaşamamıza rağmen kendi bölgemizin güzelliklerini bile bilmiyoruz. Yurt dışı seyahatlerine çıkan arkadaşlarımıza özeniyor, hayatımızda en çok istediğimiz şey bu olmasına rağmen yine de bir fırsatını bulup hayalimizi gerçeğe dönüştüremiyoruz. Hep merak ettiğimiz bir dili öğrenmek için bir türlü ilk adımı atamıyor, “ileride bolca vaktim olduğunda” diyerek sayısız şeyi erteliyoruz. Oysaki ileride zamanımız olduğunda bunu yapacak enerjimizin ve isteğimizin olmayabileceğini göremiyoruz. Kaldı ki yeterince vaktimiz olacağı da şüpheli! Bu nedenle bizim için gerçekten önemli olan şeyleri, diğer bir deyişle mutluluğumuzu ertelememeli, zamanın bu büyük mutsuzluk tuzağına düşmemeliyiz.

Her Şey için Endişeleniyoruz!

Her Şey için Endişeleniyoruz!Evet, her şey işin endişeleniyoruz. Olmamış şeyler için, olabilecekler için, olmayacaklar için, artık geleceğe dair aklımıza gelen ne kadar olasılık varsa hepsi için tek tek endişeleniyoruz. Kendi kendimize elimizi kolumuzu bağlıyor, endişelerin esiri olarak yaşamayı unutuyoruz. İşi alabilecek miyim, yarınki toplantı nasıl geçecek, sınavı kazanabilecek miyim, bu kadar borcu ödeyebilecek miyim ve daha sayısız şey üzerine düşünüyor, düşündükçe biraz daha dibe batıyoruz. Peki, neden? Henüz olmamış bir şey için endişelenmek neden? Eğer olacaksa da o gün endişelenmek çok daha mantıklı değil mi? Evet, ne diyorsunuz? Sizce de endişeler, yaşama sevincimizi sömüren işaretlerin başında gelmiyor mu?

Doğru Zamanı Bekliyoruz!

Doğru Zamanı Bekliyoruz!“Henüz değil, doğru zamanı bekliyorum, şu işlerimi bir halledeyim sonra…” gibi cümleler hangimiz için tanıdık değil ki? Hepimiz bir şey yapmak için doğru zamanı beklemiyor muyuz? Sanki yukarıdan bir vahiy falan gelecekmiş gibi beklemeyi tercih etmiyor muyuz? Yapıyoruz, doğru zamanı beklemek doğru bir şeymiş gibi düşünüyor, ama aslında bu düşüncemizde çok yanılıyoruz. Çünkü biz genellikle hiç gelmeyecek bir zamanı bekliyoruz. Yani, doğru zamanı beklemek aslında yanlış değil; ama biz bunu doğru yapamıyoruz.

Harekete geçen kişi biz olmazsak, kimsenin bizim için uygun ortamı yaratmayacağını göremiyoruz. Düşünsenize, kim sizin hayalinizi gerçekleştirmeniz için uygun olan bütün koşulları sağlayıp “hadi yap” der ki? Kim doğru zamanı altın tepsiler içerisinde önünüze getirip, “ihtiyacın olan her şey burada” der ki? Emin olun, hiç kimse! Bu nedenle, doğru zamanı beklemek yerine onu yaratmalısınız. Adım adım ona doğru ilerlemeli ve “tamamım!” dediğiniz anda istediğinzii almalısınız.

Taşıyabileceğimizden Çok Daha Fazla Yükü Sırtlanıyoruz!

Taşıyabileceğimizden Çok Daha Fazla Yükü Sırtlanıyoruz!Her şeye “evet” diyoruz. Yöneticimize, iş arkadaşlarımıza, eşimize, çocuğumuza, annemize, market görevlisine, kapımıza gelen satıcıya, kısacası herkese… İstemediğimiz şeyler yapıyor, başkalarını memnun etmeye çalışarak kendimizi zora sokuyor, taşıyabileceğimizden çok daha fazla yükü sırtlanarak hayatın hızına yetişmeye çalışıyoruz. Sonra da en muhtemel sonuç olan mutsuzlukla karşılaşıyor, hep yaptığımız gibi yine “neden” diyoruz? Neden mutsuzum? Çünkü hayır demeyi bilmiyoruz. İstemiyorsak istemediğimizi söyleyemiyoruz. Birileri kırılıp darılacak diye, başkaları tarafından sorunlu biri olarak gösterileceğim diye, reddetmekten çekiniyoruz. Ancak yapılması gereken; hayır demeyi öğrenmek, hayır diyebilmektir. Kaldı ki etrafınızdaki insanlara kararlarınızın değişmeyeceğini, size ısrar edilmemesi gerektiğini bir kez gösterdiğinizde, emin olun bu gibi sorunlarla uğraşmak zorunda kalmazsınız.

Onaylanmayı Bekliyoruz!

Onaylanmayı Bekliyoruz!Mesleğinizi kendi isteğinizle mi seçtiniz ya da işinizi? Eşinizi, birlikte olduğunuz kişiyi? Yaşadığınız hayat gerçekten sizin isteklerinizi mi yansıtıyor? Yoksa başkalarınınkileri mi? Büyük bir karar almadan önce, onaylanmayı bekliyor musunuz? Eğer öyleyse siz de çoğunluğun yaptığı büyük hatalardan birini yapıyorsunuz demektir. Sizinle ilgili olan kararları birilerinin onayına bırakarak, yaşam dizginlerinizi başkalarının eline veriyorsunuz demektir. Tamam, elbette önemli konular hakkında sevdiklerinizin görüşünü alabilirsiniz. Ama onlardan ne kadar etkilenmelisiniz, bunun kararını siz vermelisiniz. Yani kararınızdan eminseniz, hiç kimse sizi yolunuzdan çevirememeli! Gerekiyorsa herkesi karşınıza alarak “bu benim hayatım, onunla ne yapacağıma sadece ben karar veririm!” diyebilmelisiniz.

Meşguliyet ile Üretkenlik Arasındaki Farkı Bilmiyoruz!

Meşguliyet ile Üretkenlik Arasındaki Farkı Bilmiyoruz!Başarılı olabilmek için çalışmak gerektiği doğru! Tamam, bunda hiçbir sıkıntı yok! Ancak başarılı olacağım diye yaşamaktan vazgeçmek kesinlikle doğru değil! Çünkü bazıları tam olarak bunu yapıyor. Hayatını çalışmaya adayarak, yaşamanın ne demek olduğunu resmen unutuyor. Sevdiklerini, arkadaşlarını, ailesini ihmal ediyor. “Şimdi olmaz, çok meşgulüm” diyerek; bu şekilde başarılı olmak için fedakarlık yaptığını zannediyor. Oysaki kafasını bile kaşımaya vakit bulamayan insan, başarılı insan demek değildir. Başarılı insan; planlı çalışan, hayatındaki her şey için gerekli olan zamanı yaratabilen ve hayattan keyif alan insan demektir. Çok çalışmak ile akıllıca çalışmak arasında devasa farklar vardır. Bu nedenle; meşguliyet ile üretkenlik arasındaki farkı bir an önce öğrenmelisiniz.

Her Şey Bizim Kontrolümüzde Olsun İstiyoruz!

Her Şey Bizim Kontrolümüzde Olsun İstiyoruz!Bu yaklaşımımızla, adeta birer kontrol manyağına dönüşüyoruz. Planlı yaşamak ile her şeyi kontrol etmeye çalışmak arasında fark olduğunu bilmiyoruz. Hayatımızdaki her şeyi kontrol edebileceğimizi düşünüyor, bu düşüncemizle kendimizi gereksiz yere strese sokuyoruz. Çünkü karşımıza müdahale edemediğimiz bir şey çıktığında sanki bütün dünya başımıza yıkılmış gibi hissediyoruz. Bu da bizi doğal olarak gereksiz bir mutsuzluğa sürüklüyor. Sürekli sinirli, endişeli insanların çoğunun birer kontrol manyağı olduğunu görmek, işte bu nedenlerden dolayı hiç de şaşırtıcı değil. Eğer siz de her şeyi kumanda etmeye çalışıyor ve karşılaştığınız sorunlar karşısında deliye dönüyorsanız, akışına bırakmayı denemelisiniz. Bazı şeylerin zorlamayla olmayacağını kabullenmeli, olmayan şeylerin ileride olabilecek çok daha güzel şeylere gebe olduğu için olmadığını anlayabilmelisiniz.

Korkuyoruz!

Korkuyoruz!Açıkçası bu, korkuyoruz! Başkaları ne der diye, hata yaparım diye, ailem hayatta istemez diye, başarısız olursam insanlara ne açıklama yaparım diye korkuyoruz. Hayatı korkak yaşıyor, işte bu nedenle de cesur insanlara öfkeyle karışık bir hayranlıkla bakıyoruz. Arada sırada cesaretimizi toplayıp bir adım atıyor, ama hemen tereddüt ederek iki adım geriliyoruz. Bu nedenle de hayata hep geç kalıyoruz. Çok geç olana kadar hayatın cesaret istediğini anlayamıyor, ona ancak meydan okunduğunda dikenlerini sakladığını göremiyoruz.

Serzenişlerdeyiz!

Serzenişlerdeyiz!Hatayı yapıyor bir de üstüne şikayet ediyoruz. Sürekli serzenişlerdeyiz. İçinde bulunduğumuz durumdan ağlayıp sızlanıyor; ama ertesi gün yine aynı hayatı yaşamaya, aynı hataları tekrar tekrar yapmaya devam ediyoruz. Mesela; kendimiz için hiçbir şey yapmadığımızı düşünüyor, bundan sonra farklı olmak için kendi kendimize söz veriyor; ama azıcık zorlanınca hemen pes ediyoruz. Alışılmış düzene devam etmek bize kolay geldiği için, yanlış olanı tercih ediyoruz. Şikayet etmek yerine bir şeyleri değiştirebileceğimizi ve zaten olması gerekenin bu olduğunu nedense anlayamıyoruz. Belki işimize gelmediği için belki de birileri tarafından dürtülmeye ihtiyaç duyduğumuz için! Artık orasını bilemiyorum! Ama bildiğim bir şey varsa o da şikayet etmek için harcanan enerjinin ve zamanın, değişiklik yapmak için harcanması gerektiğidir.

Kendimize Sınır Koyuyoruz!

Kendimize Sınır Koyuyoruz!“Bu yaştan sonra nasıl böyle bir karar alırım, cesaret etsem bile asla başarılı olamam, başka bir işi asla beceremem” biçiminde düşüncelerle kendimize sınırlar koyuyoruz. Yani birilerinin bize “sen bunu yapamazsın!” demesine bile ihtiyaç duymuyoruz. Çünkü bunu kendimiz yapıyoruz. Önümüze görünmeyen setler kuruyor, elimizi ayağımızı kördüğümlerle sürdürdüğümüz sıkıcı hayat bağlıyor, kimsenin yapamayacağı kötülüğü biz kendi kendimize yapıyoruz. Oysaki bu inançsızlıkta gösterdiğimiz başarının birazını inanmakta kullansak, belki de yepyeni bir hayata merhaba diyebileceğiz. Ama işte! Sınırlar, sınırlar… Yapamıyor, aslında incecik birer iplik olan; ama bizim kalın zincirler olarak gördüğümüz bağlarımızı bir türlü kıramıyoruz!

Kıyaslamalarla Ömür Geçiriyoruz!

Kıyaslamalarla Ömür Geçiriyoruz!“Onun hayatı şöyle, bununki böyle” derken kendi hayatımızı unutuyoruz. Başkalarının hayatlarını incelemek, irdelemek üzerine yorumlar yapmak için kullandığımız enerjinin azıcığını kendimizinki için kullanmayı akıl edemiyoruz. “Şu falancayla evlenmiş, şunlar boşanmış, birileri bilmem kaç bin liraya yeni ev almış, birileri üçüncü arabasını alacakmış, birileri çocuğunu yurt dışına okula götürecekmiş…” gibi yorumlarla ömür geçiriyoruz. Peki, tüm bu gereksiz şeylerden bize ne? Başkalarının hayatı bizimkini neden etkilesin? Neden bir başkasının mutluluğu ya da üzüntüsü bizim odak noktamızda yer alsın? Bu kötü huyumuzdan gerçekten bir an önce vazgeçmeliyiz. Farkında değiliz, ama kıyaslamalarla resmen ömür bitiriyoruz. Başkalarının yaşamlarını izlerken kendimizi unutuyor, elimizde olanları da kaybetmek üzere olduğumuzu göremiyoruz.

Bağışlamayı Bilmiyoruz!

Bağışlamayı Bilmiyoruz!Kin, öfke ve intikam gibi duyguların hayatımızı ne kadar kötü etkilediğini bilmiyoruz. Birini bağışlamamayı marifet sayıyor, “onu asla affetmeyeceğim” cümlesini sanki çok iyi bir şey yapmış gibi gururla söylüyoruz. Oysaki hayat bize affedin diyor. Kendinizden başlayarak sizi üzen, kıran, döken herkesi her şeyi affedin! Bağışlamanın mucizevi gücünü hissedebilmek için bir tek dilinizle değil, aklınızla ve kalbinizle de “affediyorum” diyebilin! Evet, biliyorum bazen affetmek sizi gerçekten çok zorlar. Ancak affetmenin sonuçlarının yanında affetmemenin sonuçlarının çok daha ağır olduğunu ve size çok daha fazla zarar verdiğini de biliyorum. İsterseniz, affetmenin daha önce hiç düşünmediğiniz olumlu etkileri başlıklı yazıya göz atarak neden böyle dediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Sevmeyi Bilmiyoruz!

Sevmeyi Bilmiyoruz!Sürekli yaptığımız bu hata da bizi mutsuzluk uçurumunun kıyısına sürüklüyor. Nitekim gerçek bu, yani sevmeyi bilmiyoruz. İşimizi sevmiyoruz, insanları sevmiyoruz, doğayı, canlıları sevmiyoruz. Daha da kötüsü seviyormuş gibi yapıyor, ama kendi başımıza kaldığımızda yüzümüzün aldığı hal bizi açıkça ele veriyor. Bütün bunların yanında en önemli şey de ne biliyor musunuz? Biz en başta kendimizi sevmiyoruz. Zaten bu yüzden başkalarını sevmeyi bilmiyoruz. İçimizde büyük bir öfke var! Ön yargılarımız yüzünden tanımadığımız bir insana gülümseyemiyoruz bile! Resmen biri düşse de gülsem diye bekliyoruz. Başkalarının mutsuzluğundan içten içe zevk alıyor, kahkaha atmayı bilen insanları çekemiyoruz.

İlişkilerimize Gereken Özeni Göstermiyoruz!

İlişkilerimize Gereken Özeni Göstermiyoruz!Hayatın koşuşturmacası içerisinde sevdiklerimize gereken özeni göstermiyoruz. Para pul, mal mülk derken hayatımızdaki asıl önemli olan değerleri unutuyoruz. Nasıl olsa hep benim yanımdalar diye düşündüğümüz sevdiklerimizi ihmal ediyor, çocuklarımız için çalıştığımız halde onlara gereken özeni göstermiyor, bir telefon uzağında olan yakınlarımıza “nasılsın?” demeyi çok görüyoruz. Diğer bir deyişle, mutluluğumuz üzerinde neredeyse hiçbir payı olan şeylere odaklanıyor, bizi gülümsetebilecek şeylerden ise her geçen gün biraz daha uzaklaşıyoruz. Uzun lafın kısası; ilişkilerimize gereken özeni göstermiyoruz ve bu durum bizi gittikçe daha ıssız, daha yüzeysel insanlar haline getiriyor.

Ya Geçmişe Ya da Geleceğe Odaklı Yaşıyoruz!

Ya Geçmişe Ya da Geleceğe Odaklı Yaşıyoruz!Sürekli yaptığımız hatalardan bir tanesi de bu! Ya geçmişe takılıp kalıyor ya da geleceğe odaklanıyoruz. Yani yapmamamız gereken iki şeyi de yapıyor, ama işin doğrusunun içinde bulunduğumuz anı yaşama olduğunu göremiyoruz. Yenilgilerimizi, başarısızlıklarımızı, biten ilişkilerimizi, bize yapılan haksızlıkları bir türlü unutamıyor, geçmişin izlerini üzerimizden silip atamıyoruz. Veya tam tersini yapıyor, sürekli geleceği düşünerek bugünün tadını çıkartamıyoruz. Her ikisinde de olabilecek güzel şeylere karşı sırtımızı çevirerek, hayatın bize sunduğu fırsatları görmezden geliyoruz.

Aslına bakarsanız, yukarıdaki hataların hepsinin çıkış noktası aynı! Yani bunlardan bir tanesini yapmak, diğerlerine de davetiye çıkartıyor diyebilirim. Sonuçta; gerçekten yaşamak istiyorsanız, yukarıdaki büyük hataların farkına varmalısınız. Bir şeyleri ertelemekten vazgeçmemeli, bu hayatın sadece size ait olduğunu anlamalı, sevmeyi öğrenmeli ve hakkını vererek yaşamak ne demekmiş herkese göstermelisiniz. Çünkü siz ne kadar acele ederseniz, zamanın hızına ne kadar ayak uydurmaya çalışırsanız aynı derecede o da hızlanacaktır. İşleri akışına bırakmayı öğrendiğinizdeyse, hayatın öyle peşinden koşularak yakalanabilecek bir şey olmadığını anlamış olacaksınız. Tıpkı çok sıkmadığınızda avuçlarınızın arasında tutabileceğiniz kum taneleri gibi! Tabii, burada unutmamanız gereken şey çok sıkmamanın gevşek bırakmak anlamına gelmediğidir!

Habere Kim Ne Dedi?

0       0

Yorumları görmek için ;

Giriş yap!



Facebook'ta Paratic :

Benzer yazılar